A
AKAID Cevaplandı

Irak’ta Hristiyanları Hedef Almanın Hükmü

Anonim 4 ay önce 6 görüntülenme

Irak’ta Iraklı Hristiyanları ve kiliselerini hedef almanın hükmü nedir? Onlar zimmet ehli midirler?

Minberdeki bir fetvada Mısır’da Hristiyanlara yönelik hedeflerin hükmüne dair bir fetva okumuştum. Kiliselerden mabed (ibadet evleri) olarak bahsediyordu. Acaba oralara bu ismi vermek caiz midir? Çünkü biz kiliselerin şirk yuvaları olduğunu biliyoruz. Bu konu ile ilgili bilgi edinebileceğim güvenilir kaynaklar tavsiye edebilir misiniz?

Okuduğum yazıda yeni yapılan kiliselerin yıkılması gerektiği ama eskiden yapılanların yıkılmaması gerektiği yazıyordu.


Cevap

Şehadet Mektebi

4 ay önce cevaplandı

: Genel olarak ehli kitabın özelde ise Hristiyanların durumu aşağıda sayacağımız durumlardan bir tanesi ile kayıtlıdır.

1. Ehli Harb: Kendileriyle savaşılan kimselerdir ki onlar için aslolan budur.

2. Ehl-i Eman: Elçi olarak ya da Allah’ın kelamını öğrenmek adına herhangi bir sebepten dolayı vize alarak memleketimize girenlerdir.

3. Ehl-i Ahd ve Sulh: Bunlar kendileriyle harp yapılan ve harp sırasında belirli bir süre için anlaşma ve barış yapılan kimselerdir.

4. Ehl-i Zimmet: Bunlar, Müslüman beldelerinde Müslümanlarla birlikte yaşayan, cizye ve vergilerini veren, üzerlerinde İslam şeriatının hükümlerinin uygulandığı kimselerdir. Onlar İslam beldesinde yaşayabilmek için zelil ve hâkir bir vaziyette cizyelerini verirler. İşte bunlar bizim zimmetimizde olanlardır ve bunların korunması üzerimize vaciptir. Zimmet akdini yerine getirip cizye verdikleri sürece onları dinimize girmeleri için zorlayamayız. Şayet onlar yapılan anlaşmayı bozarlar ise üzerlerindeki koruma kalkmış ve yeniden ehl-i harb konumuna düşerler. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurmuştur:

“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!” (9 Tevbe/29)

Irak’ta bulunan yerli Hristiyanlara baktığımızda mürted Irak Hükümetine verdikleri destek ve yardım gün gibi ortadadır. Ayrıca haça tapan Amerikalı kardeşlerine de her türlü desteği sağlıyor, yardım ediyorlar. Irak’ta en önde gelen liderleri Patrik 3. Amanuel’in Allah dostları muvahhidlere savaş açan Allah düşmanlarına yaptığı yardım meşhurdur. İşte bu yardımlar, onların İslam’a ve Müslümanlara karşı apaçık bir şekilde savaş açtıklarının delilidir.

Bu konuda onlara dokunulmayacağına dair genel olarak İslam halifesi Ebu Bekir (Radıyallahu Anh)’nın ordu komutanı Yezid b. İbni Ebu Süfyan’a yaptığı vasiyet zikredilir. Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) vasiyetinde şöyle demişti:

“Orada kendini ibadethanelere kapatmış ve nefsini havralara adamış kimseler bulacaksınız, onlara dokunmayın! Bir de orada kavmine önderlik yapan kimseler bulacaksınız, işte onların boyunlarını vurun! Çünkü onlar, Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın “Küfrün önderlerine karşı savaşın! Onlar yeminleri olmayan kimselerdir. Onlara karşı savaşırsanız umulur ki küfre son verirler.” (9 Tevbe/12) buyurduğu kimselerdir.”

Bilinmelidir ki bugün Irak’ta ve diğer birçok bölgede yaşayan Hristiyanların durumu bundan çok farklıdır. Şeyhulislam İbni Teymiyye (rahimehullah) şöyle demiştir:

“Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) onların öldürülmelerini yasakladı. Çünkü onlar insanlardan tamamen ayrılmış, kendini manastırlara hapsetmiş kimselerdi. Onlara “esir” ismi verilirdi ve Müslümanlara zarar verecek bir işte kendi dinlerinden olanlara yardım etmezlerdi. Âlimler; kör, hasta, ihtiyar, kadın ve çocuklar gibi Müslümanlara eliyle veya diliyle zarar vermeye gücü yetmeyen kimselerin öldürülmesi hususunda ihtilaf ettikleri gibi bunların (yani esir ismi verilen ve kendilerini manastırlara kapatmış ve orada ibadet eden kimselerin) öldürülmesi hususunda da ihtilaf ettiler.

Rahiblere gelince… Eğer eliyle veya diliyle Müslümanlara karşı kendi dininin mensuplarına yardım ediyorsa (mesela, savaşta komutanlar onun görüşünü alıyorlarsa) kendisine güç yetirildiği zaman öldürülür. Ele geçirilirse cizye alınır.

Onlar küfürlerinin şiddetine göre diğerlerinden ayrılırlar. Rahipler küfürde lider ve önder kabul edilirler. Çünkü batıl Hristiyanlık dinini yaşıyor ve yaşatıyorlar. O dindeki her türlü küfür ve sapkınlığı bizzat işliyorlar. Âlimler onlar hakkında nice kitaplar yazdılar ve savaş esnasında öldürülmeye en layık Hristiyanların onlar olduğu hususunda ihtilaf etmediler. Zaten Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) onlar hakkında söylenecek sözü söyledi ve: “Çünkü onlar, Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın “Küfrün önderlerine karşı savaşın! Onlar yeminleri olmayan kimselerdir. Onlara karşı savaşırsanız umulur ki küfre son verirler.” (9 Tevbe/12) buyurduğu kimselerdir” dedi.”[1]

Bunun için biz Irak’taki Hristiyan hedeflerinin vurulmasının caiz olduğu görüşündeyiz. İslam’a ve Müslümanlara karşı harp ilan ettikleri, kilise köşelerinde Müslüman bacılarımıza işkence ettikleri, aşikar bir şekilde küfür ve ehline yardım yaptıkları için… Ayrıca bizimle onlar arasında bir ahid ya da sözleşme yok ki kanlarını ve mallarını korumuş olsunlar. Şeyhimiz Ebu Muhammed el-Makdisi (Allah onu esaretten kurtarsın) der ki:

“Müslümanlarla herhangi bir grup arasında geçerli bir eman bulunuyorsa ve bu gruptan bazı kimseler bu emanı bozarlarsa o grubun tüm fertleri bundan sorumlu sayılır. Ancak anlaşmayı bozmayanlar, bozan gruptan uzaklaşır ve yaptıklarını kabul etmezlerse mesul değillerdir. Tabii ki bu, halk için geçerlidir. Yoksa grubun lideri, yönetici konumunda olan kimseler veya askerler için anlaşmayı bozanlardan uzaklaşmak ve onları reddetmek yeterli değildir. Bilakis o sefihlerin ellerinden tutmaları, onları yakalama hususunda Müslümanlara yardımcı olmaları gerekir. Eğer böyle yapmazlarsa sefihlerin işlediği suçlara ortak olurlar ve sonuçlarına katlanırlar. Unutmamak gerekir ki bu söylediklerimiz Müslümanların kabul ettiği bir anlaşma veya ahid olduğu durumlar için geçerlidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) anlaşmayı bozanları cezalandırırdı. Velev ki anlaşmayı bozanlar, o grubun tamamı değil bir kısmı olsa bile! Yine anlaşmalı gruplar taraftarlarının yaptığı kötülükleri de kabullenmiş olurlardı.

İmran b. Husayn (Radıyallahu Anh)’ın rivayet ettiği hadis buna delalet etmektedir. Sekıf kabilesi, Beni Ukayl kabilesi ile anlaşmalı idiler. Sekîfliler ashabtan 2 kişiyi esir aldılar. Ashab-ı Kiram da Beni Ukayl’den birini esir aldı. Alınan esirin yanında “Adba” adında bir de devesi vardı. Adamın elleri bağlı idi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun yanından geçti.

Adam Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e seslenince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ne istiyorsun?” dedi. Adam “Beni ve devemi niçin aldın?” diye sordu. Rasulullah “Anlaşmalı olduğun Sakîflilerin işlediği suç yüzünden seni aldım” dedi ve adamdan yüz çevirdi. Adam Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in arkasından yine sesleniyordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çok merhametli olduğu için yine adamın yanına döndü ve “Ne istiyorsun?” dedi. Adam “Ben Müslümanım” deyince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Şayet sen bu sözü kendi başına buyruk iken söylemiş olsaydın, öyle bir kurtulurdun ki bunun ötesi olmazdı” dedi ve oradan uzaklaştı. Daha sonra adam iki Müslüman esir karşılığında fidye olarak verildi.”[2]

Burada, kendisiyle savaşılan kimsenin taraftarının yani anlaşmalı olduğu kavmin mensuplarının da savaşılan hükmünde olduğuna delil vardır. Muharibler ve onların taraftarlarıyla her halükârda savaşılır ve esir alınır. Anlaşmalı olan kavim ile aradaki emanın kalkması için o kavmin hepsinin birden anlaşmayı bozması şart değildir. Onların sadece bir kısmı anlaşmayı bozarsa hepsinin emanı kalkmış sayılır. Anlaşmayı bozanlara engel olmadıkları ve onları inkâr etmedikleri için…

Beni Kaynuka Yahudileriyle yaşanan olay da bunu teyid etmektedir. Müslüman bir kadının dalgınlığından faydalanarak onun avret yerini açan Beni Kaynuka’ya mensup Yahudi, bir Müslüman tarafından öldürülmüştür. Orada bulunan Beni Kaynukalılar da Müslümanı öldürdüler. Yaşanan bu olay Beni Kaynukalılarla yapılan anlaşmanın bozulmasına sebep oldu. Çünkü orada hazır bulunan Yahudiler Müslüman kadına yapılana engel olmadılar ve o işi yapan Yahudiyi savundular.

Ayrıca Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın Salih (Aleyhisselam)’ın kavmi hakkındaki buyruğu da buna delalet etmektedir. Deveyi, Salih (Aleyhisselam)’ın kavminden bir kişi öldürmüş olmasına rağmen Allah öldürme işini onların hepsine nispet ederek “Ama onlar, onu yalanladılar ve deveyi kestiler…” (91 Şems/14) buyurdu ve hepsini sorumlu tuttu. Deveyi öldüren adama engel olmadıkları için işlenen günaha ortak oldular ve hep birlikte cezalandırıldılar:

“Bunun üzerine Rableri günahları sebebiyle onlara büyük bir felâket gönderdi de hepsini helâk etti.” (91 Şems/14)

Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab (rahimehullah) “Muhtasar-u Sîre” adlı eserinde şöyle demiştir:

“Halid b. Velid (Radıyallahu Anh) Museylemetul Kezzab’a tabi olanlarla savaşmak için 200 atlı gönderdi. İçlerinde Miccât b. Murare’nin de olduğu 13 kişiyi esir alıp Halid b. Velid’in huzuruna getirdiler. Halid b. Velid onlara “Bu Museyleme hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sorunca “Onun Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik ederiz” dediler. Bunun üzerine boyunları vurulmaya başlandı. Sıra Sâriye b. Amr’e geldiğinde “Ey Halid! Yemame halkına iyilik yapmak istiyorsan da zarar vermek istiyorsan da Miccât’i bırak!” dedi. Zira o kavmin ileri gelenlerinden idi. Halid b. Velid (Radıyallahu Anh) Sâriye ve Miccât’ı öldürmedi. İkisi de demirden zincire vuruldu. Her ikisi de dua ediyordu. Halid b. Velid’in kendilerini öldüreceğini zannediyordu ve “Ey İbni Muğire! Ben Müslümanım ve Allah şahittir ki kâfir olmadım” dedi. Halid de ona:

- Ey Miccat! Öldürmek ile terk etmek arasında bir menzile vardır ve o da hapistir. Ta ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu işimizde aramızda hüküm verecektir.

- Ey Halid! Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in huzuruna geldim ve İslam üzere beyat ettim. Ki bunu sen de biliyorsun. Ben bugün hala o günkü hal üzereyim. Eğer yalancı bizim içimizden çıkmışsa da Allah (Subhanehu ve Tealâ) “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez” buyuruyor.

- Ey Miccat! Sen bugün, o günkü halin üzere misin? Bu yalancının işinden sen razı idin. Sen ona ses çıkarmıyor ve susuyordun. Onu ikrar eden, kabul eden ve getirdiğine razı olan sendin. Hala özür mü diliyorsun! Konuştuğun kadar konuştun. Oysa sen Yemame halkının ileri gelenlerindensin. Şayet kavmimden korkuyorduysan neden bana haber vermedin veya bir elçi göndermedin?”

Halid b. Velid’e bak! Miccat’ın susmasını, Museyleme’nin getirdiğine razı olmak, batılını ve küfrünü ikrar etmek olarak değerlendirdi. Gerçekten de kim Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in veya ashabının muharip veya mürted topluluklarla olan ilişkilerini incelerse bunun gibi pek çok örneğe şahit olacaktır.

Öyleyse düşmanlarımıza; bizimle savaşan, memleketlerimizi işgal eden kâfirlere yardım ve yataklık yapan, kadın ve çocuklarımızı öldürenleri destekleyen, mücahidlere savaş açan tağutî sistemlerle birlikte olan, onlara yardım eden, Allah’ın kitabını yakıp Rasulu ile alay eden ve Müslümanların kadınlarını kaçırıp dininden dönmediği için kiliselerde işkence eden tüm düşmanlarımıza deriz ki:

Bu fıkhî meseleyi anlamaya çalışın! O hiç de zor ve kapalı değil! Bilakis kolay ve anlaşır… Bu meseleyi kendi dillerinize tercüme edin ve bizim memleketlerimize gelmeden önce okuyun! Bilin ki başımızdaki tağutların size verdiği emanın, aranızda yaptığınız anlaşma ve sözleşmelerin bizim katımızda hiçbir değeri yok!

Başımıza musallat ettiğiniz kâfir kardeşlerinizin sizinle yaptığı sözleşmeler bizi nasıl bağlar? Biz onları kabul etmiyor, inkar ediyor ve sapkın fikir ve düşüncelerinden uzak duruyoruz. Onların kanun ve anlaşmalarını asla tanımıyoruz. Onlar bizden değil biz de onlardan değiliz…”[3]

 Soruyu soran kardeşimin “Kiliselerden mabed (ibadet evleri) olarak bahsediyordu” sözüne gelince… Evet, oraları ibadet yerleridir ama batıl ibadet yerleridir. Şüphesiz bu kiliseler Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya küfredilen yerlerdir. Her ne kadar orada Allah zikrediliyor bile olsa. Mekanlar, ehline göre değerlendirilir. Kiliselerin ehli, kâfir olduğuna göre oralar kâfirlerin ibadet yerleridir.

Yeni yapılan kiliselerin yıkılması meselesine gelince… Bu konuda İmam Kayyım (rahimehullah)’ın “Ahkam-u Ehli Zimme” ile Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi (hafizahullah)’ın “Et-Tuhfetul Makdisiyye fi Muhtasar-ı Nasraniyye” ve Şeyh Vesim Fethullah’ın “El-Veciz fi Ahkam-ı Ehli Zimme” adlı kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Sözlerimi şeyhimizin Allah düşmanlarına söylediği şu sözlerle bitirmek istiyorum:

“Haçlılara, Yahudilere ve taraftarlarına deriz ki: İslam ümmeti henüz ölmedi ve diridir! Müslüman gençleri sapıklıklarınız ve ahlaksızlıklarınızla kandıramazsınız. Bugün dün gibi değildir. Unutmayın ki Müslüman annelerin rahimleri kısır değil! Kısır da kalmayacak! Onlar nice Halidler, Sa’dlar, Ka’kalar, Muhammed Attalar, Ziyad el-Cerrahlar, Hattablar, Ebu Hacer el-Mukrinler, Zerkaviler, Ebu Ömer el-Bağdadiler ve daha ismini sayamadığım nice aslanlar doğuracaklardır.

Siz mutlaka İslam kahramanlarının size karşılık vermesiyle karşılaşacaksınız. Müslümanlardaki gayret ölmedi ve ölmeyecek! Onların vereceği karşılık sizde deprem etkisi yapacak ve aklınız başınızdan gidecek! Artık bundan sonra dökülen kanlar, yıkılan binalar ve daha başka bütün hasarlardan siz mes’ulsunuz! Müslümanların canlarına, mallarına, ırzlarına, dinlerine ve kutsal olan tüm değerlerine yapılan saldırıların tamamından sizler sorumlusunuz. Çünkü bunlara sessiz kaldınız! Bu çirkinlikleri yapanları korudunuz. Allah’ın yüce kitabını yakan, Rasulu Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e hakaret eden, Müslüman kadınları kaçırıp kiliselere hapsederek çeşitli işkenceler yapanlarla beraber hareket ettiniz. Artık siz, sizin devletiniz, örgütleriniz, hâkimleriniz, milletiniz kısacası sizden İslam’a karşı yapılan bu zulümlere sessiz kalan herkes, Müslüman gençlerden gelecek saldırılardan sorumlusunuz. Artık bundan sonra olacaklar için kapının her iki kanadı da sonuna kadar açık!”

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.[4]

Mücahidlere Karşı Zorla Savaşa Çıkarılanların Hükmü

Soru: Sorumu özellikle Şeyh Ebu Müslim El-Cezairi’ye soruyorum. Çünkü benim sorum Cezayir’le ilgili ve kendisi Cezayirli olduğu için oranın durumunu başkalarından daha iyi biliyor.

İntihar eylemi sırasında mücahidlerin hedefinin yakınında bulunduğundan dolayı ölen Müslüman bir kimsenin hükmü nedir? Onun mevcut tağuti sistemle yakından veya uzaktan alakasının olmadığı açık ve net bir şekilde biliniyor. Ayrıca istemediği halde zorla askere götürülen ve askerlik yaparken ölen kimsenin durumu nedir?


[1] Mecmuul Fetava, 28/359–361.

[2] Müslim rivayet etmiştir.

[3] Ebu Muhammed’in “Mutu bigayzikum” isimli makalesinden…

[4] Cevap Veren: Nasruddin el-Bağdadi.


Soru & Cevap Hakkında Yorum Yaz

Yorum yazabilmek için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap