Popüler Aramalar:
Gazze’de ilim tahsil eden birisinin iddiası şu şekildedir:
“Allah’ın şeriatinin dışında hükümlerle, batıl ve cahiliye kanunları ile hükmetmek, bu hükümler Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya ve İslam dinine nispet edildiği zaman şeriati değiştirmek olarak isimlendirilebilir. Âlimlerin ıstılahına göre şeriati değiştirmek ancak böylesi bir durum içindir.”[1]
Daha sonra bu kişi âlimlerin “Allah’ın şeriatini değiştirmek bütün âlimlerin ittfakı ile küfürdür” sözünü getirdikten sonra bu sözün ancak yukarıda belirttiği şartla yani kişinin çıkardığı kanunu Allah’a nispet etmesi şartı ile beraber anlaşılması gerektiğini iddia ediyor ve bu iddiasına delil olarak da İbn-i Teymiye’nin şu sözünü delil olarak getiriyor:
“Mübeddel şeriat; Allah’a, O’nun Rasulüne ve insanlara asılsız şehadetlerle atılan yalan, iftira ve benzeri şeylerle apaçık zulümlerdir. Kim bunların Allah’ın şeriatinden olduğunu iddia ederse tartışmasız kâfir olur.”[2]
Daha sonra bu kişi Maide Suresi’nin 44. ayetine dair Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Yahudilerin arasında zina eden kimse hakkında geçen olayı anlatıyor ve Yahudilerin zina eden kimseye dair çıkardıkları hükmü Allah’ın şeriatine nispet ettiklerini söylüyor.
Sonuç olarak tüm bu getirdiği delillerin neticesinde “Allah’ın hükmünü değiştiren bir kimse ancak çıkardığı bu yeni hükmü Allah’ın dinine nispet ederse kâfir olur” diyor. Bu konuda doyurucu bir açıklama yaparsanız sevinirim.
[1] Bu oldukça meşhur bir şüphedir. Günümüz Türkiye’sinde de kendilerini Selefe nispet eden kimselerin birçoğu bu şüpheyi dile getirmektedirler. Bu şüpheye göre; şeriati değiştirmek kişinin İslam dışı bir hükümle hükmetmesi ve “Bu Allah’ın hükmüdür” demesine bağlıdır. Şayet bir kimse zina edene İslam’ın hükmü dışında bir hüküm verse ancak bunun Allah’ın hükmü olduğunu iddia etmese bu kimse Allah’ın şeriatini değiştirmiş sayılmaz. Allah’ın şeriatini değiştirmiş sayılması için kendi koyduğu hükmün Allah’ın hükmü olduğunu iddia etmesi gerekir. Sapkınlıktan Allah’a sığınırız. –yayıncı-
[2] Mecmuu-l Fetava, 7/285.
4 ay önce cevaplandı
: Günümüzde Ehli Sünnet ve-l Cemaat mensupları bid’at ve heva ehli tarafından birçok saldırıya uğramaktadır. Nitekim Ehli Sünnet’i hariciler olarak isimlendiren buna karşılık tağutları savunma adına büyük çabalar saferden muasır mürcie mensupları bu gruplardan bir tanesidir.
İşin aslı Ehli Sünnet mensuplarının bu şekilde kötü vasıflarla itham edilmelerinin sebebi Ehli Sünnet’in bütün bid’at fırkaları arasında vasat bir noktada yer almasıdır. Bilinmelidir ki Ehli Sünnet ve-l Cemaat nasıl ki bütün kâfir ümmetler arasında vasat bir çizgide ise aynı şekilde bütün bid’at ve heva ehli arasında da vasat bir çizgide bulunmaktadır. Bunun bir sonucu olarak ise İrca Ehli, Ehli Sünnet’e baktığı zaman onları Haricilerin bulunduğu konumda görür, hakikat böyle olmamasına rağmen Ehli Sünnet’in Haricilerden olduğunu zanneder. Buna mukabil Hariciler Ehli Sünnet’e baktığı zaman onları Mürcielerin bulunduğu konumda görüyorlar, hakikat böyle olmamasına rağmen onları Mürcieden zannediyorlar. Ehli Sünnet ise bu iki taife arasında vasat bir çizgide yer almaktadır. Ehli Sünnet her iki taifeye de hakikat nazarından bakarak onları bulundukları konuma göre isimlendirmektedir.
Soruna gelince; Günümüz Mürcieleri Allah’ın şeriatini değiştiren tağuti hükümetleri savunma adına “Şeriati Değiştirme” meselesinde şöyle diyorlar:
“Allah’ın şeriatini bir başka şeriatle değiştirmek ancak kişinin koyduğu hükmü Allah’ın dinine nispet etmesi şartı ile küfürdür.”
Onlar “Şeriati Değiştirme” konusunda âlimlerin de bu menhec üzere olduklarını iddia ediyorlar. Böyle büyük bir hataya düşmelerinin sebebi ise bozuk anlayışları ve tutarsız istidlalleridir. Onların bu konuda getirdikleri delillerden bir tanesi Maide Suresi’nin konu ile ilgili ayetlerinin sebebi nuzülüdür. Nitekim getirdikleri delilleri ispat edebilme adına âlimlerden de bu konuya dair bazı kaviller zikretmektedirler. Onların şüphelerini reddetme adına deriz ki;
Öncelikle biz şeriati değiştirme konusunda onların getirdikleri şartı inkâr etmiyoruz. Diğer bir ifade ile yöneticilerin kendi yanlarından bir kanun koyarak bunu Allah’a, O’nun dinine nispet etmeleri şeriati değiştirmektir. Ancak bu değiştirmenin sadece bir yönüdür. Kim kendi hevasından çıkardığı kanunlarla hükmeder ve bu kanunları Allah’ın dinindenmiş gibi gösterirse bu kimse birden çok açıdan apaçık küfre düşmüştür. Bu kimse öncelikle şeriati değiştirmekle küfre girmiştir. Diğer taraftan ise kendi çıkardığı hükümleri Allah’a nispet ederek yalan söylemiş, Allah’a iftira etmiştir ki bu da böylesi kimselerin ikinci küfrüdür.
Bilinmelidir ki kişinin kendi çıkardığı kanunları Allah’ın dinine nispet etmesi, “Bu Allah katındandır” demesi şeriati değiştirme küfrünün dışında başka bir küfür çeşididir. Ancak günümüz Mürcie’sinin iddia ettiği şekilde şeriati değiştirme küfrü kesinlikle şeriati değiştirenin kendi koyduğu hükmü Allah’a nispet etmesi ile kayıt altına alınamaz. Günümüz Mürcie’sine göre şeriati değiştirmek, onu Allah’a nispet etmeye bağlı olduğu için şeriati değiştiren bir hâkimin tekfir edilmesi de ancak bu hâkimin çıkardığı kanunları Allah’a nispet etmesine bağlıdır. Bu konuda Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi şöyle demiştir:
“Bilinmelidir ki kişinin Allah’ın şeriatini değiştirerek ve kendi uydurduğu hükmü Allah’ın dinine nispet ederek Allah (Subhanehu ve Tealâ)’ya iftira etmesi zatı itibarıyla oldukça büyük bir küfürdür. Bu isterse küfür kanunlarını, tağuti hükümleri Allah’a nispet etmesi şeklinde cereyan etsin, isterse de masiyet ve zulüm içeren bir hükmü Allah’a nispet etmek şeklinde cereyan etsin durum değişmez. Her iki durum da Allah adına söz söyleme ve Allah’a iftira atmaktır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) bu durumu en büyük şirklerden addetmiştir:
“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (7 Araf/33)
Kim böylesi bir fiilde bulunursa Yahudiler misali küfrün üstüne bir küfür işlemiştir. Böyle bir kimse öncelikle, Allah’ın izin vermediği hususlarda kanun koymak suretiyle küfrü gerektiren bir fiil işlemiştir. İkinci olarak ise bu batıl hükmünü Allah’ın dinine nispet etmekle bir başka küfür çeşidi işlemiştir.”[1]
Sevgili kardeşim! Şeriati Allah’a nispet etmeksizin sadece değiştirmenin küfür olduğuna dair birçok delil vardır. Bunlardan bir tanesi İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatim’in tefsirlerinde zikrettikleri İbn-i Mes’ud (Radıyallahu Anh)’ın şu sözüdür:
“İsrailoğullarının üzerinden uzun bir süre geçince kalpleri katılaştı da kendi yanlarından bir kitap ihdas ettiler. Bunu gönülleri istedi, dilleri tatlılaştırdı ve ondan lezzet aldılar.”[2]
Rivayetin zahiri açıkça göstermektedir ki İsrailoğulları kendi yanlarından uydurmuş oldukları bu kitabı Allah’a, O’nun dinine nispet etmemişler, çıkardıkları hükümlerin Allah’ın katından geldiğini iddia etmemişlerdir. Bu konuda bir başka delil ise İmam Ahmed’in rivayet ettiği İbn-i Abbas’ın şu sözüdür:
“Bu ayet, iki Yahudi taifesi hakkında inmiştir. Cahiliye döneminde bu iki taifeden biri diğerini yenmişti. Kuvvetli olan taraf, zayıf tarafı yendiği için aralarında şöyle bir anlaşma yapmışlardı:
“İzzetli ve kuvvetli taife, zelil ve zayıf olan taifeden bir kişiyi öldürürse, diyet olarak 50 vesak verecektir. (Vesak; 60 sa’dır, sa ise 2751 gr’dır). Zelil ve zayıf taife, izzetli ve kuvvetli taraftan bir kişiyi öldürürse diyet olarak 100 vesak verecektir.”
Rasulullah, Medine’ye gelinceye kadar bu anlaşma üzerinde kaldılar. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Medine’ye geldikten sonra zayıf ve zelil olan taife, izzetli ve kuvvetli olan taifeden bir adamı öldürdü. Bu sebeple kuvvetli ve aziz olan taife, zayıf ve zelil olan taifeden öldürülen adamın diyeti olarak 100 vesak istedi. Zayıf ve zelil taife “Böyle bir iş olamaz. Dini, nesebi, beldesi bir olan iki taife arasında nasıl olur da diyet konusunda böyle bir farklılık olur? Nasıl olur da birisi diğerinin yarısı veya iki katı olur? Biz, daha önce sizden korktuğumuz ve bize zulmettiğiniz için, sizden öldürdüğümüz kişiye bedel olarak, 100 vesak diyet veriyorduk. Fakat artık Muhammed geldi. Bu sebeple istediğinizi size vermeyeceğiz. Aramızda eşitlik olmalıdır.” dediler.
Bu tartışmadan dolayı aralarında neredeyse savaş çıkacaktı. Bunun üzerine aziz ve şerefli olan taife birbirlerine şöyle dediler:
“Vallahi Muhammed, diyetin iki katını vermez. Bu sebeple bir kişiyi Muhammed’e gizli olarak gönderin ve bu konudaki görüşünü öğrenin. Eğer diyetin iki katını size verirse onu hakem tayin etmeyi kabul edin. Eğer diyetin iki katını vermezse, ondan uzak durup onu hakem tayin etmeyin.”
Bunun üzerine münafıklardan bir kaç kişiyi bu meseleyi öğrenmeleri için Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gönderdiler. Münafıklar Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelince Allah (Subhanehu ve Tealâ) münafıkların ne niyetle geldiklerini O’na haber vererek Maide Suresi’nin 41-47. ayetlerini indirdi.
İbni Abbas (Radıyallahu Anhuma) sözlerine şöyle devam etti:
“Vallahi bu ayetler bu iki taife hakkında inmiştir ve Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın ayetlerde kastettiği kimseler bu iki taifedir.”[3]
Uzunca naklettiğimiz bu rivayette görüleceği üzere İsrailoğulları koymuş oldukları hükümleri bizzat kendilerinin uydurduklarını itiraf etmektedirler. Rivayetlerin hiç birisinde onların bu hükümleri Allah’ın dinine, Allah’ın şeriatine nispet ettikleri mevcut değildir. O halde günümüz Mürcie’sinin getirmiş olduğu bu şartın delili nedir acaba?
Maide Suresi’nin söz konusu ayetlerinin iniş sebebine dair gelen haberlerde apaçık bir şekilde görüldüğü üzere kişinin Allah’ın şeriatini değiştirmesi başlı başına bir küfürdür. Bu asla koyduğu hükmü Allah’ın dinine nispet etme şartı ile kayıtlı bir küfür çeşidi olmayıp kendi başına müstakil bir küfür çeşididir. O halde günümüz Mürcie’si böyle bir şartı hangi delilden çıkarmaktadırlar?
Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi şöyle der:
“İnsanlardan küfre girenlerin bir kısmının küfrün üstüne bir küfür işlemeleri bilinen bir şeydir. Allah’ın şeriatini değiştirmek ve bunu Allah’a nispet etmek küfrün en büyüklerindendir. Burada tekfir sebeplerini tek bir sebeple kısıtlamak oldukça hatalıdır. Tekfirde, kişinin tekfir sebeplerinden iki tanesini ya da daha fazlasını yapmasını şart koşmak, tekfiri bununla kayıtlandırmak, bu sebeplerin hepsi bir arada olmadığı sürece tekfirden kaçınmak doğru değildir. Tıpkı Allah’ın şeriatini değiştirmeyi, Allah’a iftira etmekle kayıt altına alma konusunda olduğu gibi…
Bir şeyin bir başka şeye şart olması şeriatte bilinen kaideler üzerinedir. Her haberi bir başka şeyin şartı olarak görmek, şart yerine gelmediği sürece şart koşulanın yokluğuna hükmetmek doğru değildir. Bunun için haberin şeriatte bilinen şart sigaları ile gelmesi gerekir.”[4]
Muasır Mürcie’nin getirdiği bu şarta dair âlimlerden yaptıkları nakillere gelince… Bunlardan bir tanesi de Maide Suresi’nin 44. ayetinin tefsirine dair Maliki âlimlerinden Kadı Ebu Bekir İbn-i Arabi’nin şu sözüdür:
“Eğer hâkim kendi yanından bir şeyle hükmeder ve hükmettiği şeyin Allah katından olduğunu iddia ederse bu kişinin kâfir olmasını gerektiren bir küfürdür. Eğer (böyle bir iddiada bulunmaksızın) sadece heva ve nefsinden hükmederse bu Allah’ın mağfiret edeceği günah türündendir. Zira Ehli Sünnet’e göre günahkâr kimse için Allah’ın affı her zaman mevcuttur.”
Günümüz Mürcie’si bu sözü delil getirdi ve ayette bahsedilen küfrü Allah’a nispet etmeye bağladı. Ancak hakikat böyle değildir.
İşin aslı Maliki âlimlerinden olan İbn-i Arabi’nin ayeti bu şekilde yorumlaması iman ve küfür meselelerinde onun Eşari mezhebine müntesip olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim bu ayetin tefsirinde de söyledikleri Eşari mezhebine göredir. Onlara göre iman sadece kalbin tasdiki ve bilmesine bağlıdır. Kurtubi gibi Eşari âlimlerinin birçoğu da İbn-i Arabi’ye muvafakat etmişlerdir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere şeriati değiştirme küfrünü, Allah’a nispet etmek ile kayıtlandırmak açık bir hatadır. Ondan önce Ehli Sünnet âlimlerinden hiç birisi böyle bir şart getirmemiştir.
Burada şunu da hatırlatmak isterim. İbn-i Arabi sadece iman ve küfür meselelerinde değil sıfatlar meselesinde de Eşari mezhebine intisap etmiştir. Dileyen onun “Aridatu-l Ahfezi, El-Avasım mine-l Kavasım, Kanunu-t Tevil” isimli eserlerine bakabilir.
Sorunuzda bahsettiğiniz üzere şeriatin değiştirilmesi konusunda İbn-i Teymiye’nin sözüne gelince…
1- İbn-i Teymiye (rahimehullah) bu sözünde öncelikle insanların nazarında şeriat kelimesinin manasını açıklamaktadır. Buna göre şeriat 3 manaya gelmektedir. Bunlardan bir tanesi de işte yukarıda zikredilendir:
“Şeriat kelimesi, insanların örfünde üç manaya gelir… Bunlardan üçüncüsü ise Mübeddel şeriat ki bu; Allah’a, O’nun Rasulüne ve insanlara asılsız şehadetlerle atılan yalan, iftira ve benzeri şeylerle apaçık zulümlerdir. Kim bunların Allah’ın şeriatinden olduğunu iddia ederse tartışmasız kâfir olur.”[5]
Dikkat edilirse İbn-i Teymiye burada şeriat kelimesinin dinde bilinen manasını değil bilakis insanların örfündeki manasını anlatmaktadır.
2- Diğer taraftan İbn-i Teymiye’nin bizzat onların delil getirdiği sözü günümüz Mürcie’sinin ortaya attığı ve İbn-i Teymiye’ye nispet ettikleri bu batıl görüşü iptal etmektedir. Zira İbn-i Teymiye yukarıda zikredilen sözünün devamında şöyle der:
“Örneğin bir kimse kan ve ölü eti helal olur derse, bunun kendi görüşü olduğunu söylese dahi kâfir olur.”
Görüleceği üzere bu cümlede geçen “Bunun kendi görüşü olduğunu söylese dahi…” ifadesi şeriati değiştirmenin mutlak surette Allah’a nispet etmeksizin de gerçekleşeceğini göstermektedir. Yine İbn-i Teymiye bir başka yerde şöyle der:
“Kim insanlar arasında Allah’ın indirdiği hükümlerin dışında kendince adalet gördüğü hükümlerle hükmetmeyi helal sayarsa kâfir olur. Hiçbir topluluk yoktur ki insanlar arasında adaletle hükmetmeye çalışmasın… Bazen onların bu adalet olarak gördükleri şey büyüklerinden öğrendikleri kendi dinleri de olabilir.”[6]
Görüleceği üzere İbn-i Teymiye’nin bu sözünde de “kendince adalet gördüğü”, “büyüklerinden öğrendikleri” ifadeleri şeriati değiştirmenin mutlak surette Allah’a nispet etmeksizin de gerçekleşeceğini göstermektedir.
Açıkça ortaya çıktığı üzere muasır Mürcie’nin “Şeriati değiştirmek ancak kişinin çıkardığı hükmü Allah’a nispet etmesi ile gerçekleşir” iddialarını İbn-i Teymiye’ye nispet etmeleri oldukça hatalı bir görüştür. Bilakis bu şeriati değiştirmenin şekillerinden sadece bir tanesidir.
3- Yine İbn-i Teymiye şeriatin değiştirilmesinin suretlerinden bir tanesinin de Allah’ın indirdiği hükümler dışında insanların örfleri ile hükmetmek olduğunu söylemiştir: “Değiştirilmiş seriat; yalan yanlış sözler, alt üst edilen tefsirler, dinden olmadığı halde dine sonradan ilave edilen bid’atler ve Allah’ın indirmediği hükümlerle hükmetmektir.”[7]
4- Birkaç kez söylediğimiz üzere İbn-i Teymiye gerek bu sözünde gerekse diğer sözlerinde şeriati değiştirmeyi günümüz Mürcie’sinin iddia ettiği gibi belirli bir şekil ile sınırlandırmamıştır. Yukarıda Şeyhu-l İslam’a dair verdiğimiz sözler bunu açıkça göstermektedir. Yine o bir başka yerde şöyle der:
“İnsan ne zaman üzerinde icma edilen bir haramı helal sayarsa ya da üzerinde icma edilmiş bir helali haram sayarsa veya icma edilen şer’î bir hükmü değiştirirse fakihlerin ittifakıyla mürted ve kâfir olur.”[8]
Burada önemli bir noktaya temas etmek isterim. “Değiştirilmiş Şeriat” ifadesi ile “Şeriatin Değiştirilmesi” ifadesi birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü bunlardan ilki daha özel bir ifade iken ikincisi daha geneldir. Helallerin haramlaştırılması ya da haramların helalleştirilmesi sonucunda karşımıza değiştirilmiş bir şeriat çıkar. Ancak bu şeriati değiştirmenin suretlerinden sadece bir tanesidir.
Şeriati değiştirmek ifadesi dediğimiz gibi daha genel bir ifadedir. Sadece haramların helalleştirilmesi ya da helallerin haramlaştırılması şeklinde tek bir surette karşımıza çıkmaz. Örneğin şer’i cezaların yerine beşeri cezalar koymak, Allah’ın emretmediği bir şeyi insanlara emretmek açık bir şekilde şeriati değiştirmektir. İbn-i Teymiye’nin yukarıdaki sözünü tekrar okuyalım:
“İnsan ne zaman üzerinde icma edilen bir haramı helal sayarsa ya da üzerinde icma edilmiş bir helali haram sayarsa veya icma edilen şer’î bir hükmü değiştirirse fakihlerin ittifakıyla mürted ve kâfir olur.”[9]
Görüleceği üzere İbn-i Teymiye bu sözünde önce helallerin haramlaştırılmasını ve haramların helalleştirilmesini zikretti arkasından ise şeriatin değiştirilmesini zikrederek “Değiştirilmiş Şeriat” kavramı ile “Şeriati Değiştirmek” kavramının her ikisine de değindi. Bu son söylediklerimiz de Şeyhu-l İslam’ın şeriati değiştirme meselesini sadece tek bir cihetten ele almadığını göstermektedir.
5- Allah’ın şeriati ile hükmetmeyen bir hâkimin bu ameli -o bunu kabul etse de etmese de- Allah’ın şeriatinden başka bir şeriat ortaya koymaktır. Eğer bir hâkim Allah’ın şeriatine muhalif kanunlar koyar ve insanlar arasında bu kanunlara uyulmasını isterse onun yaptığı bu fiil açık bir şekilde helal ve haram koymaktır. Zira helalleştirmenin anlamı izin vermek, haramlaştırmanın anlamı ise men etmektir. Kim ki Allah’ın haram kıldığı bir fiili serbestleştirirse ya da Allah’ın emrettiği bir amelden men ederse, bu koyduğu kanunları içinde yaşadığı belde için kanun yaparsa açık bir şekilde kendisini Allah ile beraber bir ilah olarak addetmiş olur. Hüküm koyması, teşride bulunması, haram ve helal sınırlarını belirlemesi onun bu iddiasının göstergesidir.
Bunun deliline gelince… Allah (Subhanehu ve Tealâ) Tevbe Suresi’nin 31. ayetinde Yahudi ve Hristiyanların, din adamlarını rab edindiklerini beyan etmiştir. Helallerin haramlaştırılması, haramların helalleştirilmesi noktasında onların, din adamlarına itaat etmeleri onları rab edinmeleri olarak bildirilmiştir. Nitekim Adiy bin Hatem “Onlar Allah’ı bırakıp haham ve rahiplerini rab edindiler” ayetini duyduğu zaman Rasulullah’a “Biz onlara ibadet etmedik” demiştir. Bunun üzerine Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Onlar Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal saydılar siz de helal saymadınız mı? Yine onlar Allah’ın helal kıldığı şeyleri haram saydılar siz de haram saymadınız mı?” diye sormuş, Adiy bin Hatem “Evet” cevabını verince Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İşte onların ibadeti bu şekilde olmuştur” demiştir. Hiç şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.[10]
[1] Tebsıru-l Ukala bi-Telbisati Ehli-t Tecehhumi ve-l İrca.
[2] Rivayetin tamamı şu şekildedir: “İsrailoğullarının üzerinden uzun bir süre geçince kalpleri katılaştı da kendi yanlarından bir kitap ihdas ettiler. Bunu gönülleri istedi, dilleri tatlılaştırdı ve ondan lezzet aldılar. Hakikat ise birçok konuda onların istekleriyle gerçeklerin arasında farklılıkların olması idi. Onlar kendi aralarında şöyle bir karar aldılar:
“Biz İsrailoğullarını bu yazdığımız kitabımıza davet edelim. Kim bu kitaba uyma konusunda bize tabi olursa onu serbest bırakırız. Kim de bize uymaktan kaçnırsa onu öldürürüz.” Dediklerini yaptılar. İçlerinde bilgin bir adam vardı. Onların bu yaptıklarını görünce Allah’ın kitabında bildiği hakikatlere yöneldi. Bu hakikatleri ince bir şeye yazarak dürdü ve bir boynuzun içerisine yerleştirdi. Sonra da bu boynuzu boynuna taktı. Onlar ihtilafları sebebi ile birbirlerini öldürmeye başlayınca kendi aralarında şöyle bir karar aldılar:
“Ey (falan falan) kişiler! Siz İsrailoğulları arasında ölümlerin çoğalmasına sebep oldunuz. Gelin şu âlim adamı çağırın. Ona kitabınızı gösterin ve o kitaba tabi olmasını ondan isteyin. Eğer sizin kitabınıza uyarsa diğer insanlarda onunla beraber size tabi olacaklardır. Yok, eğer sizin kitabınıza uymazsa o adamı öldürün.
Bunun üzerine o bilgili adamı çağırdılar ve “Sen bizim kitabımızda olanlara inanıyor musun?” dediler. O “Sizin kitabınızda ne var? Onu bana gösterin” dedi. Onlar da baştan sona kitaplarını ona gösterdiler ve “Sen buna inanıyor musun?” dediler. O da eliyle boynundaki boynuza işaret ederek “Evet ben bunda olana îmân ettim” dedi. Böylece onu öldürmeyip sağ bıraktılar. Adam ölünce kabrini açtıklarında boynuza asılmış olarak o kitabı gördüler ve boynuzun içinde saklı bulunan Allah'ın kitabını buldular. Birbirlerine dediler ki: “Ey falancılar! Biz bu adamın bir fitneye tutulduğunu işitmemiştik.” Böylece İsrâiloğulları yetmiş iki millete ayrıldılar. Onların milletlerinin en hayırlısı boynuz sahibinin milletinden olanlardır. –yayıncı-
[3] Ahmed, Nesai; Ahmed Şakir bu hadis için sahih demiştir.
[4] Tebsıru-l Ukala bi-Telbisati Ehli-t Tecehhumi ve-l İrca.
[5] Mecmuu-l Fetava, 7/285.
[6] Minhacu-s Sunne, 5/83
[7] Mecmu-l Fetava, 11/507.
[8] Mecmuul Fetava, 3/273.
[9] Mecmuul Fetava, 3/273.
[10] Cevap Veren: Ebu Velid el-Makdisi.
Yorum yazabilmek için giriş yapmalısınız.
Giriş Yap