Popüler Aramalar:
Babamın bir kiracısı var. Ne kira veriyor ne de evden çıkıyor. Onu evden çıkarabilmemiz için mahkemeye gitmekten başka bir çaremiz yok. Bu durumda beşeri kanunlarla hükmeden mahkemeye müracaat etmemiz caiz midir? Şunu da bilmenizi istiyorum ki ben “Onlar tağutun hükmünü istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı” (4 Nisa/60) ayeti gereği böylesi bir amelin kesinlikle caiz olmadığını biliyorum. Bu konuda görüşlerinizi almak istiyorum.
4 ay önce cevaplandı
Bu ve buna benzer konularda bana birçok soru gelmektedir. Öncelikle bu soruları da burada belirterek tüm bu sorulara genel bir cevap vermek isterim.[1] Balkanlardan yazan bir kardeşimiz şöyle diyor:
“Değerli şeyhim! Ben Balkanlarda yaşıyorum. Allah’a hamd olsun ki Allah (Subhanehu ve Tealâ) bizi tevhid nimeti ile nimetlendirdi. Bizim burada gençlerden oluşan bir cemaat var. Kendilerini Ebu Meryem isimli birine nispet ediyorlar. Bu kimseler aşağı yukarı bütün cihad âlimlerini tekfir ediyorlar. Ve özellikle de kaybettikleri haklarını arama adına beşeri muhakemelere gidenleri, böyle bir amelin caiz olduğuna dair fetva verenleri tekfir ediyorlar. Hatta onların tekfir ettiği bu kimseleri tekfir etmeyenleri bile tekfir ediyorlar. Yine bu meseleden dolayı bahsi geçen kimselerin, Eymen Zevahiri’yi, Usame bin Ladin’i ve sizi de tekfir ettiklerini biliyorum. Konu hakkında bir açıklama yapabilir misiniz?”
Bu konuda gelen bir başka soruda şu şekildedir:
“Bir olayı tağutların polislerine bildirmek caiz midir?”
Bu manada gelen sorular çoktur. Allah’a hamd ederek tüm bu sorulara dair derim ki:
Bütün dünyayı kaybetse dahi bir Müslümanın ikrah şartları olmaksızın beşeri kanunlarla hükmeden bir mahkemeye muhakeme olması kesinlikle caiz değildir. Bu muhakkik âlimlerin bu konudaki görüşüdür. Çünkü tağuta muhakeme olmak ona iman etmektir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4 Nisa/60)
Şeyh Abdurrahman bin Hasan şöyle der: “Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse” ayeti tağuta muhakeme olmanın ona iman etmek olduğunu ortaya koymaktadır.”[2]
Şeyhu-l İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der: “Allah (Subhanehu ve Tealâ) gerek ehli kitabı gerekse de münafıkları, kâfirleri dost edindikleri için zemmetmiştir. Kâfirlerin inandıkları şeylerin bir kısmına iman etmek ya da Allah’ın kitabını bırakarak onlara muhakeme olmak işte zemmedilen kâfirlere dostluğun kısımlarındandır. Allah (Subhanehu ve Tealâ) şöyle buyurur:
“Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları görmüyor musun? Onlar cibte ve tâğûta iman ediyorlar. İnkâr edenler için de “Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.” (4 Nisa/51)
Şeyh Süleyman bin Sehman şöyle der: Allah’ın indirdiği hükümler dışında bir hükme muhakeme olmak küfür olduğuna göre bu konudaki tartışmanın sebebi ancak dünya için olur. O halde dünya menfaatı adına senin kâfir olman nasıl caizdir ki? Bir kimse Allah ve Rasulünü, Allah ve Rasulü dışında kalan her şeyden daha çok sevmediği sürece iman etmiş olmaz. Yine kişinin Allah Rasulü’nü babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmesi ona vaciptir. Sen tüm dünyayı kaybetsen dahi sırf bu dünya menfaati uğruna tağuta muhakeme olman sana kesinlikle caiz değildir. Şayet bir kimse seni tağuta muhakeme olmak ya da dünyayı kaybetmek konusunda zorlasa senin tağuta muhakeme olman asla caiz değildir.”[3]
Beşeri kanunlarla hükmeden muhakemelerden yüz çevirmek, ondan ve beşeri kanunlarla hükmedenlerden uzaklaşmak her Müslümana vaciptir. Zira bu tevhidin temel şartı olan tağutu reddetmek şartının kendisidir.
Bilinmelidir ki; dünya menfaati uğruna tağutlara muhakeme olmak kesinlikle caiz değildir. Zira dünya menfaatleri Allah’a küfretmek ve tağuta iman etmek için geçerli bir özür değildir. Şayet bir kimse “Bu görüş insanların büyük bir zorluk içinde kalmasına neden olur” derse ona şöyle cevap veririz:
“Evet… Bu doğrudur. Tağuta muhakeme olmamak dünyevi açıdan bazı zorluklara neden olabilir. Ancak bunun sebebi Allah’ın şeriatinin kaldırılması, bunun yerine beşeri kanunların hâkim olmasıdır. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Kim zikrimden yüz çevirirse onun için dar bir yaşam vardır.”
O halde bu dar geçimi kaldırmak, zorlukların ve meşakkatin üstesinden gelmek ancak bütün hak ve hukuku güvence altına alan İslam şeriatine dönmekle mümkündür. İnsan haklarını yerle bir eden tağutların hükmünün gölgesinde bu zorlukların kaldırılması nasıl mümkün olur. Bu konuda geniş bir açıklama için “Keşfu-n Nigab”[4] isimli eserime müracaat edebilirsiniz.
Bu yüzden Müslümanlara daima çağrımız şudur: Allah’ın şeriatini yeryüzünde hakim kılabilmek, Rablerinin sevdiği ve kendilerinden razı olduğu bir şekilde O’na ibadet edebilmek, hilafetin ilgasından bu yana mahrum kaldıkları İslam adaletinin ve İslam şeriatiyle hükmetmenin lezzetine erişebilmek için Müslümanların devamlı çalışması, ciddi bir hazırlık ve cihad içinde bulunmaları gerekmektedir. İşte yukarıda bahsi geçen problem için en faydalı ilaç budur.
Bu problem kesinlikle tağuti mahkemelere sığınarak onların hükmünün devamlılığını sağmakla halledilemez. Bilakis bunun sonucu büyük bir helak ve açık bir hüsrandır.
İşte tağuta muhakeme konusunda benim her zaman söylediğim budur. Hiçbir gün bu söylediklerime muhalif bir şey söylemedim ve tağuta muhakeme olmanın caiz olduğuna dair fetva vermedim. Bilakis herkes şahittir ki, bizim davetimizin aslı tağutlara karşı cihad ederek, şirk ve ehlinden uzaklaşarak tevhidi hakkıyla yerine getirmektir.
Ancak Allah’ın şeriatinin iptal edildiği, İslam’ın hakimiyetinin yok olduğu ülkelerde haklarını geri alabilme adına, beşeri kanunlarla hükmeden bu mahkemelerde muhakeme olmaya cevaz veren bizim dışımızda başka şeyhlerde vardır. Bu şeyhlerden aldıkları fetvalarla böyle bir amelde bulunan insanların avamını yukarıda soruda geçen aşırı kimselerin yaptığı gibi tekfir etmiyoruz.
Bizim bu söylediklerimiz başka bir şeydir aşırı görüşlere sahip kimselerin bize nispet ettikleri başka bir şeydir. Onların halka karşı bir merhametleri söz konusu değildir. İşin aslı İslam ümmetinin büyük bir zayıflık döneminde bulunduğu ve bunun neticesinde de her an zaruretlerin ya da ikrah hali ile karşılaşmanın mümkün olduğu şu günde bu kimselerin adaletli bir terazileri yoktur. İşin aslı bu insanlar hangi konularda tekfirin engellerine itibar edilmez, buna karşılık şeriatin furuatına dair hangi konularda ise cehalet ya da tevil gibi tekfirin engellerinden bir engele itibar edilir bunu dahi fıkhetmekten acizler. Nitekim bilindiği üzere Hatıb bin Ebi Belta Kureyş’in ailesine musallat olmasını kendi adına zaruret hali olarak görmüştü. Ya da Rasulullah’ın sırrını açığa çıkarmasının Rasulullah’a ve Müslümanlara hiçbir zarar vermeyeceğini düşünüyordu. İşte onun bu tevilleri kendisinin tekfir edilmesinin önünde bir engel olmuştu.
Yine günümüzün bu aşırıları, tağuta muhakeme olmak ile idari bir konuda tağuta müracaat etmenin arasını dahi ayıramamaktadırlar. Hatta bu kimseler “Bizler İslam şeriatine uygun konularda hüküm istiyoruz”[5] şeklinde iddiada bulunan insanların tevillerini dahi anlamaktan acizler. Bize gelen birçok soruda muhakeme noktasında oldukça farklı durumların varlığı görülmektedir. İşte günümüzde avam halktan beşer esaslı mahkemelere gidenleri tekfir eden bu aşırı kimselerin yanında muhakeme konusundaki bu farklı durumların itibar edilecek bir yönü yoktur. Zira onlara göre tekfir oldukça kolay bir iştir. Bu konuda bizim görüşümüz şöyledir:
Tağuta muhakeme olmak kesinlikle küfürdür.[6] Eğer beşeri mahkemelere muhakeme olan kişi kendisine güç yetirilemeyen mümteni bir kimse ise onu da direkt tekfir ediyoruz. Zira işin aslı Allah’ın ahkâmının iptal edilmesinde, tağutların hükmü ile hükmedilmesinde asıl sebep bu kimseler değil midir?
Diğer taraftan avamdan ya da mustazaf olan kimselerden mahkemeye gidenleri korkutma ve sakındırma adına “Bu yaptığın tağuta muhakeme olmaktır” ya da “Bu fiil küfür fiilidir” diyenleri de kınamıyoruz.
Ancak biz fiilin küfür fiili olarak isimlendirilmesi ile o fiili işleyen kimsenin tekfir edilmesinin ayrı olduğunu söylüyoruz ki bu, işin ehli tarafından bilinen bir şeydir. Bundan dolayı günümüzde avam halktan tağuta muhakeme olan kimseleri, tekfirin şartları yerine gelinceye ve engelleri de ortadan kalkıncaya kadar tekfir etmiyoruz.
Şu an yaşadığımız zamanda yeryüzünde Allah’ın hükmünün uygulanmaması, İslam’ın sultasının kaybolması sebebiyle beşeri mahkemelere giden insanları bizler direkt olarak tekfir etmiyoruz. Zira günümüzde genel bir mustazaflık hali mevcuttur ve bu mustazaflık hali ister istemez peşinden tekfirin engellerinden bir engel olan ikrahı gündeme getirmektedir. Aynı şekilde bu meselede oldukça geniş bir tevil kapısı vardır. İşte bu ikrah ve tevil engelleri bizim böylesi insanları direkt olarak tekfir etmemizin önünde bir engeldir. Bilinmelidir ki günümüzde yaşanan şu durum ile tağuta muhakemenin küfür olduğunu belirten Nisa Suresi’nin 60. ayetinin nazil olduğu durum kesinlikle aynı değildir. Bu konuda daha geniş bilgi için “et-Tahzir min Ahtai-t Tekfir” isimli kitabımıza bakabilirsiniz.
Bu saydığımız engelleri göz önüne almaksızın insanları tekfir eden kimseleri biz haktan sapan ve halka da merhamet etmeyen aşırı tekfircilerden sayarız. Hatta bazıları yukarıda gelen soruda olduğu gibi kaybolan bir malını, çalınan arabasını ya da kaybolan çocuğunu polise bildirenleri dahi tekfir ediyorlar. Muhakeme ile yardım talep etmeyi birbirine karıştırarak karakolun kapısından gireni tekfir ediyorlar. Bu noktada tekfirde aşırıya giden bu kimseler, şartlara ve manilere itibar etmeksizin genel bir tekfire meylediyorlar. Ben “et-Tahzir min Ahtai-t Tekfir” isimli kitabımda bu konuda geniş bir açıklamada bulunarak muhakeme ile yardım talep etmeyi birbirine karıştıran tekfir aşırılarının görüşlerini reddettim. İşin en acayip kısmı bu kimseler benim muhakeme ile yardım talep etmeyi karıştırdığımı iddia ediyorlar. Gerçekten bu oldukça ilginç bir durumdur. Bu soruya dair verdiğim cevabın şu şekilde özetlemem mümkündür:
Öncelikle bizim görevimiz, içinde bulunduğumuz vakıayı temize çıkarmak, bazı kimselerin amellerine cevaz vererek onların batıllarına ortak olmak değildir. Bizim asıl görevimiz bu vakıayı değiştirerek yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin ikame edilmesini sağlamaktır. Bundan dolayı ben hiçbir kimseye ikrah şartları olmaksızın hangi durum üzerinde olursa olsun beşeri kanunlarla hükmeden mahkemelerde muhakeme olması için cevaz vermedim. Bizim davetimizin aslı ve esası bu mahkemelerden uzaklaşmak ve insanları da uzaklaşmaya davet etmek olmuştur. Bununla beraber bizim dışımızda başka âlimlerden fetva alarak şeriatin kaybolduğu şu mustazaflık döneminde bize muhalefet ederek beşeri kanunlara muhakeme olanları da tekfir etmiyoruz. Bununla birlikte zalimin zulmünü def etmeye gücü yetmeyen zayıf bir kimsenin nefsinden, malından ya da namusundan bu zulmü def etme adına polisten ya da buna benzer kurumlardan yardım talep edeni ise hiç tekfir etmiyoruz.
Bir kimsenin zalim birisi tarafından hakkının gasp edildiğini düşünelim… Bu zalim kimse Allah’ın kitabından değil bilakis beşeri kanunlarla hükmeden günümüz mahkemelerinden korkuyorsa, hakkı gasbedilen kimse bu durumda o zalim kimseyi mahkemeye vereceğini ima etse ancak kesinlikle hakkını alsa da alamasa da mahkemeye gitmese onun için bir sıkıntı yoktur.
Biz bu yazımızda Müslümanlara özellikle şu noktayı bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen mahkemelere muhakeme olmak oldukça tehlikeli bir durumdur. Zira böylesi bir amel apaçık küfürdür. Bir Müslümanın kanun koyma ve hâkimiyet noktasında sadece Allah’ı birlemesi ona vaciptir. Zira Allah’a hükmünde ortak koşmak O’na ibadette ortak koşmak demektir.
Yine tüm Müslüman kardeşlerimize şunu tavsiye ederiz: Mustazaf Müslümanların tekfirinde acele etmesinler. Mustazaflık halini, tekfirin şartlarını ve engellerini gözetsinler. Tekfirin engellerini gözetmeksizin ihtimal taşıyan söz ve fiillerden dolayı tekfirden uzak dursunlar. Bu ve buna benzer konularda hakkı bilmeyen, halka merhamet etmeyen aşırıların şüphelerine karşı tüm kardeşlerimi de uyarıyorum. Aynı şekilde tağutu inkar meselesinde tahkik etmeden ve anlamadan, sözlerini Necid âlimlerinin sözleri ile süsleyen ve bu konuda bir çok nakil getirmeye çalışan ancak tekfirin engellerini bilmeksizin getirdikleri bu alim sözlerini Ehli Sünnetin kaideleri ışığında ele almayan kimselere aldanmamalarını tembih ederim.
Soruda bahsi geçen Ebu Meryem ya da Ziyaeddin el-Kudsi (Ebu Cemil) gibi kimseler işte bu bahsettiğimiz kimselerdir. Onlar özellikle Necid âlimlerinin sözleri ile sözlerini delillendirmektedirler. Ancak bu noktada ne anlayış ne de tahkik ehlidirler. Âlimlerin sözlerinin gerekçelerinden ve konumlarından dahi haberleri yoktur. Bundan dolayı sen onların getirdikleri nakillerin hemen hemen hepsinde âlimlerin kastetmediklerini kastettiklerini görürsün. Bunun neticesinde ise basiretsiz bir tekfire meylederler. Öyle ki Molla Ömer, Usame bin Ladin gibi Müslümanların imamlarını dahi tekfir etmişlerdir..
Ziyaeddin el-Kudsi’nin böyle bir kimse olduğunu bilmekteyim. Afganistan’da Haçlı saldırılarının ilk döneminde kardeşimiz Ebu Mus’ab ez-Zerkavi bazı kardeşlerle beraber aşırı görüşleri ve Müslümanları tekfiri hakkında konuşmak için kendisine haber göndermiştir. Bu kimse Ebu Mus’ab’ın görüşme teklifini kabul etmiş ancak bir gece elbiselerini toplayarak Afganistan’dan kaçmış ve Ürdün’e dönmüştür. Zerka bölgesinde aşırı kimselerle bir araya gelmiştir. Kendisine Afganistan’daki cihaddan ve önceden oraya cihad için adam gönderdiği halde şimdi neden döndüğünden sorulduğu zaman ise Taliban ve komutanlarının kâfir olduğunu, onlarla beraber cihad etmenin caiz olmadığını söylemiştir. Molla Ömer, Usame bin Ladin, Eymen Zevahiri ve bunun gibi birçok kimseyi tekfir etmiştir. Bu konuyu bize o mecliste bulunan sonradan Allah’ın kendisine hidayet ettiği bir kardeşimiz anlatmıştır.
Ebu Meryem’e gelince bizzat kendisinden Talibanı ve cihad âlimlerini tekfir ettiğini duymadık. Sadece Kuveyt’te bazı kardeşlerimizden ona dair buna benzer şeyler duyduk. Onun sözlerine reddiye yazan bazı kimselerin sözlerinden onun görüşlerine vakıf olduk. Bu okuduklarımıza göre kendisi beşeri kanunlara muhakeme olan herkesi Allah’ın şeriatinin uygulanmadığı şu zamanımızda hiçbir ayrıma gitmeksizin tekfir etmektedir. Bundan dolayı kardeşlerimizin bu iki kişiden ve onların kitaplarından kaçınmaları gerekir. Allah en doğrusunu bilendir.[7]
[1] Şeyh Ebu Muhammed’in bu soruya verdiği cevap oldukça titiz bir şekilde incelenmelidir. Zira günümüz Türkiye’sinde bazı kesimler kendi fasid akidelerini ispat edebilme adına bu değerli alimi dillerine dolamakta ve “Şeyh Ebu Muhammed beşeri kanunlara muhakeme filini küfür olarak görmüyor ve sahibini de tekfir etmiyor” demektedirler. Verilen cevap incelendiği zaman görülecektir ki Şeyh Ebu Muhammed böylesi bir fili açık bir şekilde küfür olarak isimlendirmekte ancak tekfirin muteber engelerinden ikrah ve tevil engelini gözeterek böylesi bir amelde bulunan herkesi şartlar yerine gelmeksizin ve engeller kaldırılmaksızın tekfir etmemektedir. –yayıncı-
[2] Fethu-l Mecid sy: 240.
[3] Ed-Dureru-s Seniyye 10/510.
[4] Bu kitap “Orman Kanunları” adıyla yayınlarımız arasında Allah’ın izniyle çıkacaktır.
[5] Bilindiği üzere Arap dünyasında medeni hukuk gibi birçok konularda İslam şeriati uygulanmakta, buna karşılık ukubata dair bazı konularda beşer esaslı kanunlar uygulanmaktadır. Bundan dolayı Arap dünyasında insanların birçoğu İslam’a uygun kanunlara muhakeme oldukları yönünde teviller öne sürmektedirler. –yayıncı-
[6] Şeyh’in bu sözü kendisi hakkında iddia edilen bütün sözleri iptal etmektedir. –yayıncı-
[7] Cevap Veren: Ebu Muhammed el-Makdisî.
Yorum yazabilmek için giriş yapmalısınız.
Giriş Yap