Halklara Verilecek Hüküm Çoğunluğa Göredir

- Murat Gezenler
- 31 Ağu 2022
- 2 Yorum

Halklara Verilecek Hüküm Çoğunluğa Göredir
İçinde birbirinden farklı fertleri barındıran bir eşyanın hükmü neye göre verilmelidir? Örneğin onlarca ferdi çalışkan olan bir topluluğun, içerisinde birkaç tane de tembel ferdin varlığına rağmen “Çalışkan topluluk” olarak isimlendirilmesi mümkün müdür? Büyük bir kısmı sahih bilgiler ihtiva eden bir kitabı şayet içerisinde nadir sahih olmayan bilgilerde barındırıyorsa “Güzel bir kitap” olarak isimlendirebilir miyiz? Genel olarak oldukça kötü ahlaki hasletler taşıyan bir ferdi bazı güzel huylarına rağmen “kötü bir adam” şeklinde tavsif etmek ne denli mümkündür?
İçerisinde yaşadığımız toplumu ne zaman “Müşrik toplum” olarak isimlendirsek muhaliflerimiz tarafından şöyle bir itiraz ile karşılaşıyoruz:
“75–80 milyondan oluşan ve bizzat içinde sizlerin ve daha birçok Müslümanın yaşadığı bir toplumu tamamen müşrik kabul etmek sapkınlıktır.”
İçinde yaşadığımız toplumda sadece Allah’a ibadet eden ve O’na şirk koşmayan, Allah’ın dininden başka din edinmeyen fertlerin varlığı elbette müsellem bir hakikattir. Bu hakikate rağmen böylesi bir toplumun müşrik bir toplum olarak tesmiye edilmesi hangi sabit esas üzerine mebnidir acaba?
Bilinmelidir ki kelam da asıl olan bir şeyin hükmünün o şeyin çoğunluğuna tabi olmasıdır. Bu asıl, hiç şüphesiz aklen ve naklen sabit bir asıldır. İnsanlar arası muamelatın aslı tamamen bu kaide üzerine mebnidir. Şayet okuduğumuz bir kitabı “Harika bir kitap” olarak isimlendiriyor isek bunun tek sebebi kitabın büyük bir kısmının güzelliğinden kaynaklanmaktadır. Elbette Allah’ın kitabı dışında herhangi bir kitabın tamamının hatadan hali olması düşünülemez. İçinde kısmen hatalar, eksikler dahi olsa genel itibarıyla doğruları çok olan bir kitabı “Harika bir kitap” olarak isimlendiririz. Aynı şekilde bir şahıs hakkında “iyi” ya da “kötü” bir kimse olarak fikir belirtmemizin altına yatan etkende o kimsenin çoğunlukla iyi ya da kötü olmasına bağlıdır. İyi olarak isimlendirdiğimiz bir insanın elbette birçok kusuru olabilir. Ancak bu kusurlarına rağmen o kimse iyi bir kimse olarak tesmiye edilmiştir. Aynı şekilde kötü olarak tavsif ettiğimiz bir şahsın elbette bazı iyi yönleri olabilir. Bununla beraber o kimseyi kötü olarak isimlendirmemiz genel itibarıyla o kimsenin kötü huylara sahip olması sebebiyledir. “Bahar geldi ağaçlar çiçek açtı” cümlesini de aynı kaide üzere mebnidir. Elbette baharın gelmesi ile her bir ağaç çiçek açmamıştır. Ancak burada hüküm çoğunluğa göre verilmiştir.
Aklın şeraitten bağımsız bir şekilde tek başına delil olmadığının elbette farkındayım. Ve elbette 75-80 milyonluk bir toplumu sadece aklen sabit olan bir kaide ile de tekfir edecek değilim. O halde burada aklen sabit olan bu aslın naklende subutunu ispat etmek elzemdir.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere kelamda asıl olan, bir şeyin hükmünün o şeyin çoğunluğuna tabi olmasıdır. İslam alimleri eserlerinde bir çok hususta bu kaideyi farklı elfaz ile zikretmişlerdir. Kimi zaman “Az olan şeyin hükmü çok olan şeyin hükmüne tabidir” şeklinde[1] kimi zaman “Şeraitte asıl olan bütünün hükmü çoğunluğun hükmü gibidir”[2] şeklinde, kimi zaman ise “Hüküm çoğunluğa göre verilir. Nadir olana ise itibar edilmez”[3] şeklinde bu kaide eserlerde yerini almıştır. İmam Serahsi “Bir şeyin çoğunluğu o şeyin tamamı mesabesindedir” dedikten sonra gecenin bir kısmını dışarıda geçirip evine dönen kimsenin “geceyi evimde geçirdim” demesini bu kaideye örnek göstermiştir. Bu kimse gecenin bir kısmını dışarıda fakat çoğunluğunu evinde geçirmiş, bundan dolayı sanki gecenin tamamını evinde geçirmiş gibi söylemiştir.[4]
Kuran-ı Kerim’in Allah’ın kelamı olması hasebiyle, Allah’ın kitabında mevzubahis kaideye örnek teşkil edecek bir çok ayetle karşılaşmamız mümkündür. Allah (sb) Hud Suresinin hemen ilk ayetinde “Bu ayetleri muhkem kitaptır” buyurmaktadır.
Gerçekten Kuran her bir ayeti tek tek muhkem olan bir kitap mıdır? Bu sorunun cevabı ise tartışmasız “Hayır… Kuran’ın ayetlerinin tamamı muhkem değildir” şeklindedir. Zira Allahu Tealâ Ali İmran Suıresi’nin 7. ayetinde Kuran-ı Kerim’in ayetlerinin büyük bir kısmının muhkem olduğunu ve bunların kitabın aslını teşkil ettiğini beyan ettikten sonra bir kısmının müteşabih olduğunu belirtmiştir. Burada muhkem ve müteşabih kavramlarının üzerindeki ihtilaflara girecek değilim. Ancak şu bir gerçektir ki Ali İmran Suresi’nin 7. ayetinde müteşabih ifadesi muhkem ifadesinin mukabili olarak zikredilmiştir. Yani Allah’ın kitabının büyük bir kısmı muhkem iken –ki kitabın anasını oluşturan bu ayetlerdir- bir kısmı ise müteşabihtir. Hud Suresi’nin 1. ayetinde ise kitabın ayetlerinin bütünüyle muhkem olarak isimlendirilmesi hükmün genele göre verileceği kaidesine göredir.[5]
Bir başka ayeti kerimde Allahu Tealâ “Muhakkak ki bizim ordumuz elbette onlar galip olanlardır” (37 Saffat/173) buyururken vakıa İslam ordularının her zaman galip olmadığının, zaman zaman da mağlup olduğunun şahididir. Bu hakikate binaen ayete dair müfessirler bir çok teviller getirmişlerdir. Nitekim bu tevillerden bir tanesi de “İslam ordularının zaman zaman mağlup olmaları bu ayete muhalif değildir. Zira hüküm çoğunluğa göre verilir. Ve çoğunlukla da İslam orduları galip gelmiştir” şeklindedir.[6]
Bir başka ayette Allah (sb) “İnsanlar tek bir ümmet üzere idiler” (2 Bakara/212) buyurmaktadır. İslam alimlerinden bir kısmı “İnsanlar İslam dini üzere tek bir ümmet idi” şeklinde ayeti tefsir ederken bir kısmı ise “İnsanlar küfür üzere tek bir ümmet idi” şeklinde tefsir etmişlerdir. Nitekim Hasan el-Basri ve Ata şöyle demiştir:
“İnsanlar Adem (as)’ın vefatından Nuh (as)’ın gönderildiği vakte kadar küfür üzere tek birt millet idiler.”
Ayeti bu şekilde tefsir eden alimler “İçlerinde Habil, Şit, İdris de olduğu halde insanların küfür üzerinde tek bir millet olduğu nasıl söylenir” şeklindeki bir itiraza ise “Hüküm çoğunluğa göre verilir” şeklinde cevap vermişlerdir.[7]
Allah (sb) bir başka ayette şarap ve kumar hakkında şöyle buyurur:
“O ikisinde büyük bir günah hem de insanlara menfaat vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür.” (2 Bakara/219)
Ayette şarap ve kumarın kısmen faydaları olmakla beraber galiben zarar vermelerinden dolayı hüküm galibe göre verilmiş ve haram kılınmıştır. Daha açık bir ifade ile şarabın ve kumarın haram kılınmasının illeti çoğunlukla zarara yol açmalarından dolayıdır. çoğunlukla zarara neden olması onların günah kılınmasının iletidir. Zira hüküm çoğunluğa göre verilir.[8]
Allah (sb) Sad Suresi’nin 44. ayetinde Eyyüb (as)’ı kendisine isabet eden hastalığı karşısında sabren bir kul olarak isimlendirmiştir.
“Gerçekten biz onu sabreden bir kimse olarak bulduk.” (38 Sad/44)
Bununla beraber Enbiya Suresi’nin 83 ayetinde ise, Eyyüb (as)’ın kendisine isabet eden hastalığı karşısında “Rabbim başıma bu bela gelip çattı” şeklinde kısmen şikayet içerikli bir ifadesi zikredilmektedir. Müfessirler sabır ile şikayetin bir arada bulunamayacağını söylerken bu durumu farklı şekilde tefsir etmişlerdir. Nitekim bu tefsirlerden bir tanesi de şu şekildedir: Eyyüb (as) genel hali itibarıyla, çoğunlukla sabırlı bir kimse olduğu için onun hakkında hüküm bu genel hale göre verilmiş, nadirata önem verilmemiş ve bundan dolayı da hakkında “Gerçekten biz onu sabreden bir kimse olarak bulduk” denilmiştir.
Neml Suresi’nde 16. ayetinde Süleyman (as)’ı “Bize her şeyden verildi” şeklinde bir ifadesi vardır. Süleyman (as)’a yeryüzünde bulunan şeylerin tamamı verilmediği halde böyle bir ifade kullanmasının sebebi kendisine yeryüzünün çoğunluğunun verilmesindendir. Yine Ahkaf Suresi’nin 25. ayetinde Allah (sb) Ad kavminin helakinin “Her şeyi yok eden bir rüzgar” ile olduğunu haber vermiştir. Elbette o rüzgar yeryüzünde ne var ne yoksa helak etmemiştir. Ancak böyle bir ifade kullanılmasının altında yatan etken kelamda hükmün çoğunluğa göre verileceği kaidesincedir ki helak rüzgarı bir çok şeyi yok etmiştir.
Burada şu hususu hatırlatmak isterim. Ayetlere dair yapmış olduğumuz izahatların her biri mutlak olmayıp ister istemez tartışmaya açık izahlardır. Örneğin Eyyüb (as)’ın hastalığını dile getirmesinin sabra aykırı olmadığını söylemek mümkündür. Saffat Suresi’nde geçen “Muhakkak ki bizim ordumuz elbette onlar galip olanlardır” ayetinin nihai galibiyet olarak tefsir edilmesi de mümkündür. Ancak bizim burada izaha çalıştığımız husus şudur: Hiç şüphesiz ki Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır. Kelamda asıl olan ise bahsettiğimiz üzere hükmün çoğunluğa göre verileceğidir. Bundan dolayı onlarca ayette bu kaidenin varlığı aşikar olarak göze çarpmaktadır.
Müfessirler nasıl ki birçok ayetin tefsirinde hüküm çoğunluğa göre verilir kaidesini kullanmışlarsa aynı şekilde diğer alimlerde bir çok hususta bu kaideyi sarahaten zikretmişler, fakihler fıkhın bir çok konusunu bu kaide ile izah etmişler, şarihler bir çok hadisin şerhinde bu kaideye görer açıklamalarda bulunmuşlardır.
İnsanoğlunun aynı anda Allah’ın sevdiği ve de buğzettiği hasletleri toplamasına binaen kula verilecek hükme dair Tahavi Akidesi şarihi Ebi-l İzz el-Hanefi şöyle demektedir:
“Sevgi ve buğz (nefret) ise o şeydeki hayır ve şer hasletlerine göredir. Kulda hem velayet (dost edinme), hem adavet (düşman edinme) sebebleri ile birlikte sevilmenin ve buğzedilmenin sebebleri de bulunabilir. Bundan dolayı aynı kişi bir açıdan bakıldığında sevilen, bir başka açıdan bakıldığında buğzedilen bir kişi olur. Hüküm ise galib olana göre verilir. Kulun Allah nezdindeki hükmü de bu şekildedir.”[9]
İmam Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste Adem (as) Musa (as)’a şöyle demiştir:
“Allah sana her şeyin ilmini vermiştir.”[10]
Musa (as)’a her şeyin ilminin verilmediği inkar edilemez bir gerçektir. Basit bir örnek olması açısından kıyamet saatinin ilmi Musa (as)’a verilmemiştir. Bununla birlikte Adem (as)’ın “Sana her şeyin ilmi verilmiştir” şeklindeki ifadesi açıkça görüleceği üzere “Sana ilmin büyük bir çoğunluğu verilmiştir” anlamındadır. Ve burada bir şeyin çoğunluğu o şeyin tamamına isim olmuştur. Nitekim Hafız Iraki bu hadisin izahında “Açıkça görüleceği üzere burada hüküm çoğunluğa göre verilmiştir. Zira lafızda esas olan hükmün çoğunluğa göre verilmesi gerektiğidir” dedikten sonra bu kaideye örnek olarak yukarıda izahını yaptığımız Neml Suresi’nin 16. ve Ahkaf Suresi’nin 25. ayetlerini vermiştir.[11]
Bir başka hadiste Rasulullah (s) şöyle buyurmuştur: “Biz ümmi bir topluluğuz. Yazı ve hesap bilmeyiz.”
Bilindiği üzere Rasulullah (s)’in ashabının bir çoğu okuma yazma bilmiyordu. Ancak içlerinde okuma yazma bilenlerde mevcuttu. Ancak okuma yazma bilenlerin oranı oldukça az idi. İşte sayı bakımından bu azlığa hükümde itibar edilmemiş ve hüküm çoğunluğa göre verilmiştir. Nitekim bu hadisin şerhinde bir çok alim bu kaideye temas etmiştir. Nitekim Hafız Zehebi bu hadise dair “Hüküm çoğunluğa göre verilir. Nadir olana göre değil“ dedikten sonra “Onların çoğunluğu okuma ve yazma bilmezdi. İçlerinden yazmayı bilenler çok azdı” demiştir.[12]
Hükmün tayin edilmesinde çoğunluğun esas alınacağı kaidesine hadis şarihleri gibi fakihlerde eserlerinde yer vermişler, fıkhî bir çok meselede bu kaideye sarahaten değinmişlerdir. “Süt Emme Babında” sütün herhangi bir sıvı ile karışması durumunda “Bu karışımı oluşturan sıvılardan hangisi daha fazla ise hüküm ona göre verilir. Zira hükümde esas olan çoğunluktur” demişlerdir”[13] Ağızdan tükürük ile beraber kan çıkması durumunda “Eğer kişinin ağzından çıkan tükürük kandan fazla ise hüküm fazla olana göre verilir ve ağızdan çıkan sıvının tamamı tükürük kabul edilir”[14] demişlerdir. “Kitabu-l Cenaiz’de” ölünün cesedinin bir kısmının bulunması durumunda bulunan kısmın tüm bedenle oranına bakılmış ve büyük bir kısmı bulunmuşsa tamamı bulunmuş gibi hüküm verilmiştir.”[15] Hangi aletlerin savaş aleti sayılabileceği bahsinde aslen savaş aleti olmayan, farklı alanlarda da kullanılabilen ancak çoğunlukla savaşta kullanılan aletler aslen savaş aleti olarak kabul edilmiş “hüküm çoğunluğa göre verilir. Nadir olanın ise çoğunluk karşısında kıymeti yoktur” denilmiştir.[16] Haram olan ve olmayan kumaşların karışımından oluşan bir elbisenin giyilmesinin hükmü konusunda “Helal ile haram karışmış ise çoğunluğa itibar edilir” denilmiştir.[17]
Fakihler gibi aynı şekilde usul alimleri de usule dair bir çok konuda bu kaideyi zikretmişlerdir. İmam Karrafi usule dair yazdığı “el-Furuk”[18] isimli eserinde bu kaideyi “Hüküm genele göre verilir” şeklinde açıkça ifade etmiştir. Nitekim Zekeriya bin Kadir el-Pakistani “Min Usuli-l fıkhi Ala Menheci Ehli-l Hadis” isimli eserinde beşinci kaide olarak “Hüküm galib olana göre verilir. Nadirin üzerine ise hüküm bina edilmez” (1/187) dedikten sonra İmam Karrafi’nin bu hususta sözlerini nakletmiştir.[19] Hadis usulü alimleri sika ravinin zaman zaman yanılmasının onun sikalığına zarar vermeyeceğini izah ederken konuyu hüküm genel olana göre verilir kaidesince izah etmişlerdir.[20] Ravinin hadisi tahdis, ihbar ve semâ yolundan hangisiyle aldığını belirtmeksizin sadece an lafzı ile rivayet etmesi durumunda o ravinin genel haline bakılmış ve ona göre hüküm verilmiştir.[21]
Burada örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür. Ancak kanaatimce maksat hasıl olmuştur. Görüleceği üzere hükmün çoğunluğa göre verileceği kaidesi İslam ilimlerinin tamamında kabul görmüş bir kaidedir. Gerek müfessirler, gerek hadis şarihleri gerekse de fakihler bir çok meselede bahsettiğimiz kaideyi açıkça zikretmişlerdir. Burada çoğunluğu müşriklerden oluşan bir toplumun tamamının da müşrik olarak tesmiye edileceğine dair de birkaç ayet sunmakta fayda vardır. Allah (sb) şöyle buyurur:
"Lut'a da hüküm ve ilim verdik ve onu çirkin işler yapmakta olan şehirden kurtardık. Şüphesiz onlar, fasık kötü bir kavimdi." (21 Enbiya/74)
Ayette Lut (as)’ın kavmi içerisinde Lut (as) ve ehlinden Müslümanlar bulunduğu halde o kavim melekler tarafından fasık bir kavim olarak isimlendirilmektedir. Nitekim diğer ayetlerde Lut (as)’ın kavmi “Halkı zalim olan kavim” (29 Ankebut/31) ve “Mücrim bir topluluk” (15 Hicr/57) olarak isimlendirilmiştir. “Ama orada Müslümanlardan sadece bir ev halkından başka kimseyi bulamadık” (51 Zariyat/36) ayeti gereğince ise Lut (as)’ın kavmi içerisinde çok az sayıda da olsa ehlinden birkaç Müslüman vardır. Ancak topluma verilecek hükümde nadir olana itibar edilmemiş bilakis o kavmin tamamı fasık, zalim ve mücrim olarak isimlendirilmiştir. Hiç şüphesiz böylesi bir tesmiye hükmün genele göre verileceği kaidesi üzerine mebnidir. Bu hususta Razi’nin şu benzetmesi oldukça yerindedir:
“Alem bir bedene benzer. O alemde salihlerin varlığı beden için soğuk-sıcak gıdalar gibidir. Kafir ve fasık kimseler ise gelip o bedeni saran ve ona zarar veren zehirler gibidir. Şimdi eğer bu beden kendisine faydalı şeylerden tamamen boş ve uzak olup içinde ancak zararlı şeyler yer alırsa ölür gider. Yok eğer zararlı şeylerden uzak olup, içinde faydalı şeyler yer alırsa güzel bir şekilde yaşar ve gitgide büyür gelişir. Eğer o bedende her iki çeşitte yer alırsa bu durumda hüküm galip olana göre verilir. İşte beldeler ve kullar bu şekildedir.”[22] Allahu Teala bir başka ayette ise şöyle buyurmaktadır:
"Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve 'Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla' diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?" (4 Nisa/75)
Ayette “Bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar” diye dua edenler Mekke’den Medine’ye hicret edemeyen Müslümanlardır. Zalim halk şeklinde isimlendirilenler ise Mekkelilerdir. Bununla beraber Mekke’de imanını gizleyen ve kendilerini gizleyen Müslümanların olduğu da sabittir. Zira Fetih Suresi 25-26. ayetlerinde “tanımadığınız mü'min erkekler ve mü'min kadınlar olmasaydı” buyrulmaktadır. Görüleceği üzere ayette içerisinde tanınmayan mü’min erkek ve kadınlar olmalarına rağmen bir halk bütünüyle zalim olarak isimlendirilmiştir.
Sonuç olarak; bir toplumun hükmü o toplumu oluşturan fertlerin çoğunluğuna verilecek hükmün kendisidir. Şayet bir toplumu oluşturan fertlerin büyük bir kısmı İslam üzere iseler o toplumun İslam toplumu şeklinde isimlendirilmesi, buna mukabil bir toplumu oluşturan fertlerin büyük bir kısmı Allah’a şirk koşan, Allah’ın dinini din edinmeyen fertlerden oluşuyorsa böylesi bir toplumunda müşrik bir toplum olarak isimlendirilmesi aklen ve naklen sabit bir esastır.
İçinde yaşadığımız topluma gelince… Şu zaman ve şu mekanda aynı toprakları paylaştığımız toplumumuzun fertlerinin büyük bir kısmı müşrik midir yoksa Müslüman mıdır acaba? İşte bu sorunun cevabı içinde yaşadığımız toplumun Müslüman ya da müşrik olarak isimlendirilmesinde en önemli ölçüdür. Ve bu sorunun cevabı da bir sonraki makalemizdedir.
Hiç şüphesiz bidayette ve nihayette hamd sadece Allah’a özgüdür.
[1] El-İnaye Şerhu-l Hidaye 14/439; Lisanu-l Hukkam 1/355 ; El-Mevsuatu-l Kuveytiyye 18/289 ; Mecmuu-l Fetava 13/25
[2] El-Mebsut 19/83; Fethu-l Kadir 18/330
[3] Es-Seylu-l Cerrar 1/826; el-Muvafakaat 2/297 ve 373; el-Bahru-r Raik 1/132; ŞErhu Fethi-l Kadir 17/296; el-Muhezzeb 2/324;
[4] El-Mebsut 10/432
[5] Razi 3/247.
[6] El-Keşşaf 5/494; Ruhu-l Meani 17/270 ; Envaru-t Tenzil 5/83; Razi 13/158
[7] El-Lubab Fi Ulumil Kitab ¾; Lubabu-t Tevil Fi Meanil Tenzil 1/202,; Razi 3/247.
[8] Zadul Mesir 1/213
[9] Şerhu Akıdeti-t Tahavi 1/254.
[10] Sahihi Müslim (4794) ; Müsnedi Ahmed (8158)
[11] Tarhu-t Tesrib 9/187
[12] Siyeru Alami-n Nubela 18/541
[13] El-İhtiyar 3/134
[14] El-Bahru-r Raik 1/132
[15] Haşiyetu-d Dusukî 4/191.
[16] Şerhu Siyeri Kebir 4/276
[17] Nihayetu-l Muhtaç 7/319
[18] 8/359
[19] Bkz. Karrafi el-Furuk 4/104
[20] Şerhu Manzumeti-l Beykuniyye 1/36
[21] İcmau-l Muhaddisiyn 1/106
[22] Tefsiri Razi 14/303