Tevhid Ancak Şartları İle Muteberdir
Akaid

Tevhid Ancak Şartları İle Muteberdir

20 Ekim 2025
2,275 Görüntülenme
6 dk okuma süresi

Tevhid Ancak Şartları İle Muteberdir

Hiç kuşkusuz, insanoğlunun yeryüzündeki en temel ve en yüce görevi, yalnızca Allah’a kulluk etmek ve ibadette O’nu tevhid etmektir. Zira insanın yaratılış gayesi de, dünyaya gönderiliş hikmeti de bu ulvî maksada dayanmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ, hangimizin daha güzel amel edeceğini sınamak üzere ölümü ve hayatı yaratmıştır.

“O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (67/Mülk, 2)

İnsanoğlunun yeryüzündeki en yüce vazifesi, kendisini yoktan var eden Rabbine ibadet etmek ve bu ibadeti en güzel şekilde takdim etmektir. Ne var ki bu ibadetin mahiyeti, sınırları ve şekli insanın kendi aklıyla belirleyebileceği bir alan değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ, kullarına sadece ibadet etmelerini emretmekle kalmamış, aynı zamanda kendisine sunulacak amelin niteliğini, keyfiyetini, şartlarını da gönderdiği rasuller vasıtası ile bildirmiştir. Bu ilahî öğreti, her bir rasulün misyonunun temelini oluşturur. Bu bağlamda, Allah Teâlâ tarafından kavimlerine gönderilen peygamberlerin görevi yalnızca insanları Allah’a kulluğa ve en güzel amele davet etmekten ibaret değildi; aynı zamanda bu ibadetin mahiyetini, şartlarını ve nasıl yerine getirileceğini de Allah’ın vahyi doğrultusunda öğretmek ve açıklamaktı.

 “(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.” (16 Nahl/44)

Allahu Teala’nın gönderdiği son Rasul Muhammed Mustafa (sav) yirmi üç yıllık risâleti boyunca ilâhî vahyin canlı bir tefsiri olarak aramızda bulunmuş; Allah’ın emrini yalnızca tebliğ etmekle kalmayıp, onun nasıl yaşanacağını da en güzel şekilde ümmetine göstermiştir. Allahu Teala kullarına kitabında namaz kılmalarını emretmiş, Rasulullah (sav) ise “Beni nasıl namaz kılarken görüyorsanız, siz de öylece kılın” buyurarak bu ibadetin keyfiyetini ve şartlarını beyan etmiştir. Aynı şekilde, hac ibadetinin farz kılınmasının ardından, “Hac menâsikini benden alınız” buyruğuyla da bu ibadetin şartlarını, sınırlarını ve usûlünü bizatihi tatbik ederek ümmetine öğretmiştir.

Her ne türden olursa olsun, bir ibadetin kul nezdinde fayda sağlaması ve uhrevî mükâfatlara vesile olması, o ibadetin Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından öğretilen şartlar çerçevesinde ve sınırları gözetilerek edâ edilmesine bağlıdır. Zira ibadetlerde asıl olan, şekil ve içeriğin vahiy kaynaklı ölçülere uygun olmasıdır. Kur’ân ve Sünnet’te herhangi bir ibadetin faziletiyle ilgili vaad edilen sevaplar ve sonuçlar, bu ibadetin gerekli şartlarla ve meşrû biçimde yerine getirilmesini gerektirir. Kısacası, bir amelin ecri ve bereketi, onun sahih bir şekilde ifasına bağlıdır. Örneğin, Allah Teâlâ’nın farz kıldığı namaz, belirli şart ve rükünlerle kuşatılmış bir ibadettir. Tahâretin sağlanması, avretin örtülmesi, kıbleye yönelme, vaktin tahakkuku ve ihlâslı bir niyetin varlığı bu ibadetin vazgeçilmez unsurlarındandır. Bu şartlardan biri dahi ihmal edildiğinde, kılınan namazın sahihliği düşer; ibadet zahirde var olsa da, Allah katında makbuliyet vasfını yitirir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hadislerine baktığımız zaman na­mazın İslam'da en önemli ve fazileti oldukça yüksek bir ibadet olduğunu görü­rüz. Ukbe bin Amir (radıyallahu anh)'dan rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Rabbin, koyun güden bir çobanın, bir dağın zirvesine çıkıp namaz için ezan okuyup sonra da namaz kılmasından hoşlanır ve şöyle der:

"Benim şu kuluma bakın! Ezan okuyor, namaz kılıyor, yani benden korku­yor. Kasem olsun, kulumu affettim ve onu cennetime dâhil ettim."[1]

Peki, kul namazın şartlarını gözetmeksizin bu ibadeti edâ etse; örneğin abdestsiz olarak kılsa, kıbleye yönelmeden yahut avret mahallini örtmeksizin namaza dursa, buna rağmen Allah Teâlâ’nın mağfiretine mazhar olup cennete girmesi mümkün müdür? Elbette bu mümkün değildir. Zira başından beri izah etmeye çalıştığımız gibi, Allah Teâlâ’nın emrettiği ibadetler karşılığında vaad ettiği dünyevî maslahatlar ve uhrevî mükâfatlar, her bir ibadetin ancak meşru şartlarına uygun bir biçimde yerine getirilmesiyle elde edilebilir.

Daha önceki bölümlerde de tafsilatıyla üzerinde durduğumuz üzere, tevhid tüm ibadetlerin zirvesi ve kulluğun özüdür. İnsanoğlunun varoluş sebebidir. Nitekim Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Zikirlerin en faziletlisi lâ ilâhe illallah’tır” buyurarak, tevhid kelimesinin sadece ikrarının dahi en değerli ibadetlerden biri olduğunu açıkça beyan etmiştir. Bu durumda sorulması gereken şudur: Namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin nasıl ve hangi şartlar altında edâ edilmesi gerektiğini bizlere tafsilatıyla öğreten Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), acaba ibadetlerin temeli olan tevhidin şartlarını bildirmeksizin bırakmış olabilir mi?

Namazdan oruca, zekâttan hacca kadar her bir ibadet birtakım şartlara bağlanmışken, bunların zirvesi olan tevhid inancının hiçbir şart ve esas gözetilmeksizin kabul göreceği ve bununla birlikte hem dünya hukukunda masuniyet hem de ahirette ebedî saadet kazandıracağımı iddia etmek ne ilimle ne de hikmetle bağdaşır bir iddia olacaktır. Nitekim münafıklar, “Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” (el-Bakara, 2/8) yahut “Biz kesin olarak şahitlik ederiz ki sen Allah’ın Rasûlüsün” (el-Münâfikûn, 63/1) diyerek dilleriyle Allah’ı tevhid etmiş ve Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) risaletini ikrar etmişlerdir. Ancak tevhidin temel şartlarından biri olan kalbî tasdiki yerine getirmediklerinden dolayı, bu lafzî tevhid ikrarı onları ne Allah katında mü’min kılmış ne de cehennem ateşinden kurtarabilmiştir.

 “Şüphesiz ki münafıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara hiçbir yardımcı da bulamazsın.” (4 Nisa/145)

Sonuç olarak; ibadetlerin en büyüğü ve en önemlisi olarak kabul edebile­ceğimiz tevhid kelimesinin ikrarının da kendi bünyesinde barındırdığı olmazsa olmaz şart ve rukûnları mevcuttur. Bu şartlardan uzak bir ikrarın kişi üzerinde hiçbir fayda sağlamayacağı ve tevhid kelimesini ikrar eden kişiye getireceği ka­zanımlardan mahrum kalınacağı aşikârdır. Nitekim geçtiğimiz bölümde de naklettiğimiz üzere Vehb bin Münebbih, kendi­sine "La ilahe illallah cennetin anahtarı değil midir?" diye soran bir kimseye "Elbette öyledir. Ancak o anahtarın dişleri var ise… Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz de­ğildir. Şayet sen dişleri olan bir anahtar getirebilirsen o senin için cen­netin kapısını açacaktır. Aksi tak­dirde ise açılmayacaktır"[2] şeklinde cevap vere­rek tevhid kelimesini şartlarından uzak bir şekilde ikrar etmenin sahibine fayda sağlama­yacağını güzel bir şekilde vurgulamıştır.

Netice itibarıyla, ibadetlerin en yücesi ve en temel esası olan tevhid kelimesinin ikrarı da —diğer tüm ibadetlerde olduğu gibi— kendi bünyesinde birtakım vazgeçilmez şart ve rükünleri barındırır. Bu şartlardan tecrid edilmiş kuru bir söylemin, kişiye ne dünya ne de âhiret açısından bir fayda sağlayacağı açıktır. Zira böyle bir ikrar, sahibini tevhidin vadettiği dünyevî ve uhrevî kazanımlardan mahrum bırakacaktır. Nitekim bir önceki bölümde de aktardığımız gibi, Vehb b. Münebbih’e “Lâ ilâhe illallah cennetin anahtarı değil midir?” diye sorulunca, şu hikmetli cevabı vermiştir: “Elbette cennetin anahtarıdır. Ancak her anahtarın dişleri olduğu gibi onun da dişleri vardır. Şayet sen dişleri olan bir anahtar getirirsen, o senin için cennetin kapısını açacaktır. Aksi hâlde kapı sana açılmaz.” Bu cevap, tevhid kelimesinin yalnızca lafzıyla değil, onu var eden şartlarla birlikte dile getirilmesi gerektiğini son derece veciz biçimde ortaya koymaktadır.



[1] Ebu Dâvud, Salât 272, (1203); Nesâî, Ezân 26, (2, 20)

[2] Buhari, Cenaiz 3/109.


Yorumlar (0)

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız

Hesabınız yok mu? Hemen ücretsiz kayıt olun!

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!