Küfrü İnkar İle Sınırlandırma Yanılgısı
Akaid

Küfrü İnkar İle Sınırlandırma Yanılgısı

20 Ekim 2025
2,777 Görüntülenme
14 dk okuma süresi

Küfrü İnkar İle Sınırlandırma Yanılgısı

Bâtıl ehlinin devamlı surette dillerine doladıkları şüphelerden bir tanesi de günümüz yöneticilerinin Allah'ın indirdiği hükümleri inkâr etmedikleri, Allah'ın haramlarını helal görmedikleri ve bu yüzden de mücerred olarak beşerî anayasalarla hükmetmelerinin kendilerini kâfir yapmayacağı iddialarıdır.

Bu sapkın şüphe, günümüzde birçok ilim ehli ve ilim talebesi arasında mevcuttur. Özellikle içinde yaşadıkları sistemin yöneticilerinin küfrünü mazur göstermek adına fetva vermeye kalkışan birçok âlim bu noktayı çok iyi kullanmaktadır. Mısır’da kâfir rejime destek veren bazı hocaların yaptıklarını bu konuda örnek olarak gösterebiliriz. İçerisinde Muhammed Şaravi, Muhammed Gazali, Yusuf El-Kardavi’nin de bulunduğu bir gurup, Ocak 1989 tarihinde bir açıklama yayınlayarak, Mısır’daki idarecilerin iman sahibi olduklarını, çünkü Allah’ın hiçbir hükmünü reddetmediklerini, İslam’ın hiçbir prensibini inkâr etmediklerini söylemişlerdir.[1]

Yine Nasruddin el-Bani, bu noktada Tahavi’nin "ehl-i kıble olan hiç kimseyi helal saymadığı müddetçe herhangi bir günahından dolayı tekfir etmeyiz" ifadesinde geçen "…herhangi bir günahından…" ibaresini mutlaklaştırarak, günahın hangi türden olursa olsun itikadî olmayıp amelî olacağını ve sahibini dinden çıkarmayacağını söylemektedir:

"Burada önemli olan akide yönünden kimin kâfir olacağıdır ki, bu da Allah’ın şeriatını inkâr edendir."[2]

Yine Nasruddin el-Bani, Maide suresi’nin 44–45 ve 47. ayetlerine dair yaptığı açıklamada ise şöyle demektedir:

 "Küfür itikadî ve amelî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İtikadî küfrün merkezi kalptir. Amelî küfrün merkezi ise organlardır. Kim dine muhalefet ederek küfrü gerektiren bir şey işler ve bu yaptığı küfre karşı kalbi de uyum halinde olursa (yani yaptığı fiilden dolayı kalbi razı ise veya kalbinde de bu küfür varsa), işte bu Allah’ın kendisini asla bağışlamadığı itikadî bir küfürdür. Ancak işlediği bu küfür ameline karşı kalbinde bir muhalefet varsa (yani yaptığı fiilden dolayı kalbi razı değilse) bu kişi rabbinin hükmüne iman eden ancak yaptığı amelde O’na muhalefet eden bir kimsedir. İşte bu kimsenin küfrü itikadî olmayıp sadece amelî bir küfürdür. Bu kimsenin durumu Allah (Subhanehu ve Tealâ)’nın dilemesine kalmıştır. Dilerse azab eder, dilerse affeder."[3]

Bu şüpheyi dillerine dolayanların elbette ileri sürdükleri bir takım deliller mevcuttur. Bunların başında ise bazılarının merfu olarak naklettikleri "Helal görmediği sürece bir Müslümanı tekfir etmeyiniz" sözü gelmektedir. Ancak bu rivayet İbn-i Kayyim el-Cevziyyenin de[4] belirttiği gibi aslı olmayan mevzu bir hadistir. Yine buna benzer Enes (radıyallahu anh)'dan rivayet edilen "Üç şey imanın aslındandır. La ilahe illallah diyen bir kimseden el çekmek, günahtan dolayı hiç kimseyi tekfir etmeyip onu herhangi bir amel sebebiyle İslam dininden çıkmış saymamak…"[5] 

Ancak onlardan bazılarının dillerinden düşürmedikleri bu rivayet kendisi ile delil getirilemeyecek derecede zayıf bir hadistir. Zira hadisi Enes bin Malik'ten rivayet eden Yezid bin Nüşbe[6] mechul bir ravi olarak bilinmektedir. Hafız Münziri Yezid bin Nüşbe'nin mechul olduğunu söylerken Abdulhak onun Süleym kabilesinden olduğunu ve Cafer bin Burkan'dan başka hiç kimsenin ondan rivayette bulunmadığını söylemiştir.[7]Yine Münavi, Ebu Davud hariç kütüb-ü sitte sahiplerinden hiç kimsenin ondan rivayette bulunmadığını belirtirken, İmam Suyuti ve Hafız Mizzi, Yezid bin Nüşbe'nin mechul olduğunu belirtmişlerdir.[8]

Şüphe ehlinin bu noktada yukarıdaki rivayete benzer naklettikleri başka hadisler de vardır ki bunların hiçbirisi kendisi ile delil getirilebilecek nitelikte rivayetler değildir.

İrca Ehlinin bu bâtıl şüphelerini delillendirebilme adına ağızlarından düşürmedikleri bir diğer söz ise İmam Tahavi'nin "Helal görmediği sürece herhangi bir günahı sebebiyle kıble ehlinden birisini tekfir etmeyiz" ifadesidir. Allah'ın izni ile bunlara dair açıklamamız aşağıda gelecektir.

Öncelikle bilinmelidir ki ehl-i sünnet âlimleri günahları aslen sahibini dinden çıkaran günahlar ve aslen sahibini dinden çıkarmayan günahlar olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Aslen küfre düşüren günahlarda ehl-i sünnet âlimlerinin menheci, kişinin bizzat bu söz ya da fiil nedeniyle dünyevi hükümde zahiren, hakikî hükme göre ise bâtınen kâfir olduğu şeklindedir. "ehl-i sünnet âlimleri küfre dair hüküm vermeyi, zâhiren tespiti mümkün olmayan kalbî etkenlere değil zahiri etkenlere bağlamıştır."[9]

Bundan dolayıdır ki, ehl-i sünnet âlimleri İmam Tahavi'nin "Helal görmediği sürece herhangi bir günahı sebebiyle…" şeklindeki sözünü mutlak bir şekilde kullanmamışlar bilakis İmam Tahavi'nin eserini şerh eden İbn-i Ebi’l Izz el-Hanefî gibi "Biz hiç kimseyi, Haricîlerin yapmış olduğu gibi her tür günahla tekfir etmeyiz" diyerek buradaki "…herhangi bir günahından…" ifadesini küfre düşürmeyen günahlarla sınırlandırmışlardır.

İmam Buhari Sahihi’nde bu noktayı çok hoş bir şekilde ayırmıştır. O kitabının İman bahsinde "Cahiliye işi olan günahları işleyen kimse, bu günah şirk olmadıkça küfre girmez" adıyla bir bâb ayırmıştır. Buhari, "Bu günahı helal saymadıkça küfre girmez" dememiştir. "Bu günah şirk olmadıkça" sözü, helal saymayı ve küfre düşürücü olan diğer şeylerin hepsini kapsar.

Yine aynı şekilde Ahmed bin Hanbel de ehl-i sünnetin küfre düşürücü günahlarla, küfre düşürmeyen günahlar arasında yaptığı ayırıma dikkat çekmiştir. Adamın birisi Ahmed bin Hanbel’e:

"Müslümanlar hayrı ve şerri ile kadere iman etmenin gereği üzerinde icma etmişler midir?" der. Ahmed bin Hanbel "Evet" der. Adam tekrar "Biz hiç kimseyi günahından dolayı tekfir etmeyiz, öyle değil mi? diye sorunca şöyle cevap verir:

"Sus, kim namazı terk ederse küfre düşmüştür ve kim Kuran’ın yaratılmış olduğunu söylerse kâfirdir."[10]

Aynı noktaya değinen İbn-i Teymiye "Bundan dolayı âlimler günahlar sebebi ile Müslümanları tekfir eden bid'at ehli Haricîleri işaret ederek -günahları sebebiyle bir Müslümanı tekfir etmeyiz- demişlerdir"[11] diyerek sahibinin tekfir edilmesi için inkâr ya da istihlal şartı aranması gereken günahları aslen dinden çıkarmayan günahlarla sınırlandırmıştır. Diğer taraftan İbn-i Kayyım el-Cevziyye, "Ehli kıbleden hiç kimseyi zina, hırsızlık, içki içmek gibi bir günahından dolayı Haricîler gibi tekfir etmeyiz. Kim bu büyük günahlardan herhangi birisini bunun helal olduğuna itikad ederek işlerse kâfir olur" derken aynı noktaya işaret etmiştir.[12] 

Burada İmam Tahavi'nin ifadesini ya diğer selef âlimlerinin ifadelerine uygun bir şekilde te’vil etmek ya da İmam Tahavi'nin burada hata yaptığını belirtmek gerekir. 

Ehl-i sünnet âlimleri aynı şekilde aslen küfre düşüren günahlarda o günahı işleyen kimsenin inkâr etmesi ya da yalanması gibi şartlar da koşmamışlardır. İbn Teymiye, Mürcie’nin, "Küfür sadece tekzîbden ibarettir. Çünkü iman –tekzîbin zıddı olan- tasdiktir" sözlerine cevap verirken şöyle der:

"Küfür yalanlama ile sınırlandırılamaz. Şayet bir kimse, "Ben senin doğru söylediğini biliyorum. Ancak sana tabi olmuyorum, bilakis sana düşmanlık yapıyorum, sana buğz ediyorum ve muhalefet ediyorum" dese, bu daha büyük bir küfürdür. Çünkü bilindiği gibi ne iman tasdikten, ne de küfür tekzibden ibarettir. Tam aksine küfür tekzib olabildiği gibi tekzib söz konusu olmaksızın sırf muhalefet ve düşmanlık da olabilir. Aynı şekilde iman hem tasdik, hem muvafakat, hem dostluk (muvâlât) hem de boyun eğmedir. Sadece tasdik, iman için yeterli değildir."[13]

Yine, İbn Teymiye şöyle demektedir: "Bir kimse küfür olan bir söz söyler ya da bir amel işlerse, kâfir olmayı kastetmemiş olsa bile, bu nedenle kâfir olur. Zira Allah’ın dilediği kimseler dışında hiç kimse küfrü kastetmez."[14]

Yine İbn Teymiye, ikrah olmaksızın dili ile yalanlayan veya inkâr eden yahut herhangi bir küfür çeşidini işleyen kimse için "Tüm bunlarla birlikte bu kimse aynı zamanda (batınen) mü’min olabilir mi diyen ve buna cevaz veren kimse, boynundan İslam bağını koparmıştır"[15] der. Bir başka yerde ise şöyle der:

"Bu kimseler kâfir değillerdir demek, Kur’an nassına aykırıdır."[16]

Ehl-i sünnet âlimleri bu konuda şu ayetleri delil getirmiştir:

 "Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: ‘Siz alay ededurun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır.’ Şayet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, ‘Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk’ derler. De ki: ‘Allah’la, onun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?’ Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tevbe eden) bir zümreyi affetsek bile suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz." (9 Tevbe/64–66)

İbn Teymiye (rahimehullah) der ki: "Allahu Tealâ onların, ‘Biz küfür sözünü inanmaksızın söyledik hatta biz dalmış, eğlenir bir halde idik’ demelerine rağmen, onların imanlarından sonra küfre düştüklerini bildirmiş ve Allah’ın ayetleri ile alay etmenin küfür olduğunu açıklamıştır."[17]

İmam Kurtubi, bu ayetin tefsirinde kadı Ebu Bekir İbn’ul Arabi’den şöyle nakletmektedir:

"Onların söyledikleri bu sözler, ciddi de olabilirdi, şaka da olabilirdi. Ancak ne olursa olsun bu sözleri söylemek küfürdür. Çünkü küfür sözünü şaka yollu söylemenin de küfür olduğu hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur."[18]

Yine Razi, tefsirinde şöyle demektedir: "Bu ayet, küfür ancak kalbe ait fiillerde (niyet, düşünce ve inançta) gerçekleşir diyenlerin görüşlerinin bâtıl olduğunu göstermektedir."[19]

 "Söylemediklerine dair Allah’a yemin ederler. Hâlbuki onlar, küfür sözünü söylemişler ve Müslümanlıklarından sonra küfre düşmüşlerdir." (9 Tevbe/74)

"Allah Meryemoğlu Mesih’tir diyenler kâfir olmuşlardır"(5 Maide/17)

Tevbe Suresi’nin 74. ayetinde geçen "küfür sözünü söylemişler" ifadesine dair Kurtubi (rahimehullah) şu bilgileri vermektedir. Nakkaş şöyle demiştir:

 "Burada onların Allah’ın vaad etmiş olduğu fethi yalanladıkları kastedilmektedir. Bir diğer görüşe göre ayette geçen küfür sözünden kasıt, el-Culas’ın dediği -Eğer Muhammed’in getirdiği gerçek ise, şüphesiz biz eşekleriz- sözleri ile Abdullah bin Ubeyy’in -Andolsun Medine’ye dönecek olursak, daha aziz olan daha zelil olanı oradan çıkaracaktır- sözleridir."[20]

Allah (Subhanehu ve Tealâ) her iki ayette de, bahsi geçen kimselerin küfrünü sadece dilleri ile küfrü gerektiren sözler sarfetmelerine bağlamıştır. Bu ve buna benzer birçok ayeti delil getiren ehl-i sünnet âlimleri küfre düşürücü söz ve fiillerde sahibinin kâfir olabilmesi için hiçbir zaman, inkâr, istihlal (helal görme) ya da yapılan fiile karşı kalbî bir rıza gibi bir şart getirmemişlerdir. Nitekim Kurtubi, Tevbe Suresi’nin 74. ayetinde "Küfür, tasdik ve kesin bilgi ile çelişen her şey ile mümkün olur" diyerek bu noktaya işaret etmiştir.

Bilinmelidir ki ehl-i sünnet âlimlerinin bu noktada koydukları temel kaide "küfür kelimesini ikrar eden kâfir olur" şeklindedir. Elbette bu kaide umumî bir kaide olup bazı istisnaları vardır. İkrah hali, dil sürçmesi, kişinin bilmediği bir dilde küfür kelimelerini ikrar etmesi gibi “İntifaul kast” olarak değerlendirebileceğimiz bazı istisnalar dışında kişinin kendi ihtiyarı ile küfür kelimesini telaffuz etmesi kendisini küfre sokar. Bu noktada nakilleri biraz uzatmakta fayda vardır. Zira bugün özellikle üzerinde yaşadığımız şu topraklarda İbn-i Teymiye ve benzeri âlimler sapık olarak addedilmişlerdir. Bu yüzden bizim burada sadece İbn-i Teymiye, İbn-i Kayyim gibi âlimlerden deliller getirmemiz muhaliflerimizden bir kısmı için delil niteliğinde değildir. Bu yüzden konuya dair nakilleri oldukça geniş tutmakta, dört mezhebin bu konu hakkında görüşlerini belirtmekte fayda vardır.

Kuveyt Evkaf Bakanlığı tarafından hazırlatılan ve fıkhi konulara dair dört mezhebin görüşlerini toplayarak konulara dair oldukça geniş açıklamaları içeren Mevsuatul Fıkhıyye isimli eserde yukarıda söylemiş olduğumuz temel kaide şu şekilde geçmektedir:

 "Hayr veya şer türünden olması fark etmeksizin söylenilen söz, onu söyleyen mükellef kimseyi sorumlu kılar. Bu hususta tüm ümmet icma etmiştir. Muhakkak ki, ikrah olmaksızın mükelleften sadır olan küfür sözü küfürdür."[21]

Yine Mısır Evkaf Bakanlığı tarafından hazırlatılan dört mezhebin görüşlerinin yer aldığı Fetava el-Ezheri isimli eserde şöyle geçmektedir:

"Müslüman sarih bir şekilde küfür kelimesini telaffuz ederse onun mürted olduğuna itibar edilir."[22]

Ahmed bin Kasım es-Sanani'nin hazırlamış olduğu yine dört mezhebin görüşlerine yer verilen Bahru-z Zehhar isimli eserde ise şöyle geçmektedir:

"Kim ki kendi iradesiyle küfür sözü söylerse söylediklerine inanmasa dahi kâfir olur."[23]

Yukarıda vermiş olduğumuz nakiller, dikkat edilirse dört mezhebin görüşlerini derleyen kaynaklardan yapılan nakillerdi. Bununla beraber küfür kelimesini mücerred bir şekilde, ihtiyar dâhilinde ikrar etmenin sahibini kâfir yaptığı hususu dört mezheb imamlarının kendi eserlerinde de aynen geçmektedir. Hanefîlerden İbn-i Abidin bu mesele hakkında şöyle demektedir:

"Kim ki küfür kelimesini ister şakayla ister oyun olsun diye telaffuz ederse tüm ilim adamlarımıza göre kâfir olur. Neye inandığına bakılmaz. Kim hataen ya da ikrah altında küfür kelimesini söylerse yine tüm ilim adamlarımıza göre tekfir edilmez. Kim kasten ve bilerek küfür kelimesini söylerse ilim adamlarımızın tümüne göre kâfir olur. Kim kendi iradesiyle ancak cehaleten küfür kelimesini söylerse bunda ihtilaf vardır."[24] 

Şâfilerden İmam Nevevi ise şöyle der: "Kim ki daru-l harpte esir olmadığı halde küfür kelimesini telaffuz ederse, onun mürtedliğine hükmedilir. Zira kişinin daru-l harpte yaşaması ikrah altında olmasına delalet etmez."[25]

Aynı şekilde Hanbelî âlimleri de bu hususta küfür kelimesini sadece ihtiyari olarak telaffuz etmenin sahibini küfre sokacağını söylemişlerdir:

 "…Bu kişinin inanarak küfre girmesi ya da şüpheye düştüğü için küfre girmesi ya da ister alay ederek ister ciddi olarak fark etmeksizin küfür lafzını söylemekle küfre girmesi ve bu şekilde küfretmesi arasında fark yoktur. Kim ikrah halinde küfür sözü söylerse kâfir olmaz. Malik, Şâfi ve Ebu Hanife’ye göre bu böyledir. İmam Muhammed’e göre ise bu kimse zahiren kâfirdir. Karısı ondan ayırılır. Eğer ölürse, Müslümanlar ona varis olamazlar. Gusledilmez ve üzerine namaz kılınmaz. Ancak Allah ile kendi arasında Müslümandır."[26]

 "Kim ikrah halinde iken kalbi imanla dolu olduğu halde zahiren küfür kelimesini telaffuz ederse kâfir olmaz. Ancak ikrah halinden çıktıktan sonra o kişiden İslam’ını açığa vurması istenir. Şayet İslam’ını açığa vurursa Müslüman hali üzere baki kalır. Ancak İslam’ını açığa vurmazsa O’nun küfür kelimesini söylediği andan itibaren kâfir olduğuna hükmedilir. Onun tekrar Müslüman olduğunu açığa vurmaması ikrah altında olmadığına ve ihtiyarî bir şekilde küfür sözü söylediğine dair bir karinedir."[27]

Diğer taraftan ehl-i sünnet âlimleri bütün bu anlattıklarımızla beraber, kişinin kâfir olabilmesi için işlenilen küfür amelinin itikaden ya da amelen işlenmesini de şart koşmamışlardır. Nitekim itikadî, amelî küfür tanımlamasını yapan âlimler bu noktaya özellikle dikkat çekmişlerdir. İbn-i Kayyım, itikadî ve amelî küfrün bu şekilde ayrılması neticesinde yukarıda bahsettiğimiz türden bir karışıklığın olmaması adına şöyle demektedir:

"Kişi küfür şubelerinden birisini teşkil eden küfür sözü söylemekle kâfir olduğu gibi putlara secde, mushafı aşağılama gibi yine küfür şubelerinden olan bir fiili işlemekle de kâfir olur."[28]

Yine konunun devamında şöyle demektedir: "Amel küfrü, imana aykırı olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılır. Putlara secde, mushafı aşağılama, nebileri öldürme ve onlara hakaret etme imana aykırıdır."[29]

Aynı noktaya Şeyh Hafız Hakemi de temas etmiş ve şöyle demiştir:

"Bizce görünürde putlara secde, kitabı hafife alma, Peygambere hakaret, din ile alay vbin amellerin tümü amelî küfür olarak kabul edilmektedir. "Küçük küfrü amelî küfür olarak tanımladığınıza göre, bunları işleyen nasıl dinden çıkar?" diye sorulacak olursa şu cevabı veririz: Bu sayılan dört amel ve buna benzer ameller sadece organların ameli olarak meydana gelip, insanlar için açıkça görünür olması açısından amelî küfür olarak nitelendirilmiştir. Ancak bunların meydana gelmesiyle birlikte niyet, ihlas, muhabbet, boyun eğme gibi kalp amelleri ortadan kalkar. Bunlar meydana geldiğinde kalp amellerinden hiç birisi kalmaz. Bunlar her ne kadar zahiren meydana gelen şeyler olsalar da, bunlarla birlikte mutlaka itikadî küfür de meydana gelir. Biz, küçük küfrü mutlak biçimde ameli küfür olarak tanımlamıyoruz. Bilakis sırf amelî olan, itikadı gerektirmeyen, kalp sözü ve ameline ters düşmeyen amelî küfür olarak tanımlıyoruz."[30]

Sonuç olarak kesinlikle bilinmelidir ki, ehl-i sünnet âlimleri küfre düşüren günahlarda sahibinin dinden çıkması için kesinlikle bir inkâr ya da yalanlama şartı getirmemişlerdir. Namaz kılmayan kişi namazın farziyetini kabul etse dahi sadece namaz kılmaması sebebiyle kâfir olur. Küfre düşürücü günahlarda inkâr ya da yalanlama şartı Mürcie ve Cehmiye’nin aşırılarının itikadı olup, selef böyle itikada sahip olanların tekfirinde ihtilaf etmemiştir. İbn-i Teymiye bu noktada şunları söylemiştir.

"Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: Humeydî bize, bazı insanlardan şunu işittiğini söyledi: ‘Kişi namaz, zekât, oruç ve haccı ikrar etse, fakat ölene dek bunlardan hiçbirisini yerine getirmese veya ölene dek kıbleye arkasını dönerek namaz kılsa, bu kimsenin terk ettiği bu şeylere iman ettiği biliniyorsa, farzları ve kıbleye yönelmenin gereğini ikrar ediyorsa, bu kişi inkâr etmediği müddetçe mü’mindir.’ Dedim ki; ‘İşte bu apaçık küfürdür. Allah’ın kitabına, Resulünün sünnetine ve Müslümanların âlimlerine muhalefettir."[31]

Sonuç

1- Ehl-i sünnet alimleri günahları aslen sahibini dinden çıkaran ve aslen sahibini dinden çıkarmayan günahlar olmak üzere ikiye ayırmışlardır.

2- Aslen sahibini dinden çıkarmayan günahlarda kişi bunları işlemekle kâfir olmaz. Kişinin bu günahları işlemekle dinden çıkması ancak inkâr, istihlal ya da tekzib şartına bağlıdır.

3- Aslen sahibini dinden çıkaran günahlarda ise bu şartların hiç biri aranmaz. Kişi kendisini küfre düşüren bir söz ya da bir ameli sadece işlemesi sebebiyle kâfir olur.

4- Günümüz yöneticilerinin küfrü aslen kendilerini dinden çıkaran günahlar sebebiyle olduğu için burada inkâr, istihlal ya da tekzip şartı ileri sürmek bâtıl bir iddiadır.

Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah (Subhanehu ve Tealâ) bilir.



[1] Sahîfetu-l İttihad 2.1.1989.

[2] Akidetu’t Tahâviyye, Şerhu ve Ta’lîku’l Albânî sy: 40–41.

[3] Silsiletü’s Sahiha.

[4] Bedaiul Fevaid 4/42.

[5] Ebu Davud, Babu Fil Gazvi Maa Eimmetil Cevr, 2170. Ebu Yala Babu Selasun Min Aslil İman, 4198–4199.

[6] Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisî, İmtaun Nazar isimli eserinde bu hadise dair bilgiler verirken hadisi Enes bin Malik'ten rivayet edenin Yezid er-Rakkasî oldu­ğunu söylemiştir ki bu kanaatimizce ya nusha hatası ya da bilgi hatasıdır.

[7] Nasbur Raye 8/114.

[8] Feydu-l Kadir 3/387.

[9] Abdulkadir bin Abdulaziz, El-Camiu Fi Talebi-l İlmi-ş Şerif.

[10] Müsned 1/79.

[11] Camiu-r Resail 1/157.

[12] İctimaul Cuyuşil İslamiyye sy:87.

[13] Mecmuu-l Feteva 7/292.

[14] Es-Sârimu’l Meslûl sy:177–178.

[15] Es-Sarimu-l Meslûl sy:523.

[16] Es-Sarimu-l Meslûl sy:517.

[17] Mecmuu-l Feteva 7/220.

[18] El-Camiu Li Ahkâm 8/130.

[19] Tefsirİ Kebir 12/74.

[20] El-Camiu Li Ahkam 8/324.

[21] Mevsuatul Fıkhıyye 1/1235.

[22] Fetava el-Ezheri 6/39.

[23] Bahru-z Zehhar 16/232.

[24] Haşiyetu Reddul Muhtar 4/408; Bahru-r Raik Şerhu Kenzud Dekaik 13/488.

[25] Şerhu-l Mühezzeb lin-Nevevi 19/221.

[26] Muğni 6/95.

[27] Keşşafu-l Gına an Metni-l Ikna 21/165.

[28] Kitabu-s Salât (sy:24).

[29] Kitabu-s Salât (sy:25).

[30] Alâmu-s sünneti-l Menşûrati (sy:83).

[31] Es-Sarimu’l Meslûl sy:523.


Yorumlar (0)

Yorum Yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız

Hesabınız yok mu? Hemen ücretsiz kayıt olun!

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!